Saray Bosna çeşmeleriyle, camileriyle, çarşılarıyla tıpkı Bursa, İznik gibi bir Osmanlı şehri. Başçarşı, Gazi Hüsrev Bey Camii, Moriçe Han, Mostar Köprüsü ve mermi izleriyle kaplı duvarların arkasından tebessüm eden Boşnaklar…
Mustafa Uluçay
ulucay.m@gmail.com
Uçağımız Saray Bosna’nın üzerinden yavaşça inişe geçerken gözümüzün önünde âdeta usta bir ressamın yeşil tuval üzerine resmettiği tarihî bir şehir tablosu beliriveriyor. Göz, yeşillikten başka bir renk görmüyor. Yüksek dağlar, bereketli ovalar... Her yer yemyeşil, rûha ferah veriyor. Ve yeşillikler ortasında Saray Bosna.

Şehrin merkezine geldiğimizde kendimizi bir Osmanlı şehrinde hissediyoruz. Rehberimiz Hüseyin Bey heyecanla bir şeyler anlatıyor ama biz hâlâ Bosna’ya geldiğimize inanamıyoruz. Bursa’da mı, İznik’te mi yoksa Edirne’de miydik? Gerçekten Saray Bosna’nın, camileri, çeşmeleri, kaldırımları ve çarşılarıyla bir Osmanlı şehrinden farkı yok.
Adeta bir tarih vitrini
Başçarşı’dayız. Burası Boşnakların da “Başçarşı” dedikleri tarihî bir çarşı. Bosna’nın simgesi olan meşhur sebil bu çarşının girişinde yer alıyor. Osmanlı yadigârı olan çarşı bütün orijinalliğiyle muhafaza edilmiş. Boşnaklar’ı tarihe olan saygılarından dolayı tebrik etmek gerek. Başçarşı bir tarih vitrini. Ahşap dükkanlar, dere taşlarıyla döşenmiş şirin sokaklar, zarif camiler, selsebil gibi akan lâtif çeşmeler... Küçük dükkanlardan aks eden çekiç sesleri sanki tarihin derinliklerinden geliyor.
Gazi Hüsrev Bey Camii de Başçarşı’nın içinde. Klâsik Osmanlı mimarisinin bütün zarafetini bu camide görebilirsiniz. Caminin köşesinde iki oluklu bir çeşme var. Bu çeşmenin suyu o kadar güzeldir ki, buradan su içenler Bosna’ya tekrar gelirlermiş. Boşnaklar öyle söylüyorlar.
Ansızın yağmur başlıyor. Kalabalık Başçarşı sokakları bir anda boşalıyor. Biz de doğruca bir hana koşuyoruz. Burası Osmanlı yâdigarlarından Moriçe Han. Kahvelerimizi içiyor ve bir süre dinleniyoruz. Yağmur dinince gezimize devam etmek üzere Moriçe Han’dan ayrılıyoruz.
Küme küme mezarlıklar
Aliya İzzet Begoviç’in kabrindeyiz. Aliya, halkın gönlünde taht kurmuş büyük bir kahraman. Savaşın en ümitsiz dönemlerinde söylediği “Büyük Allah’a yemin olsun ki, asla teslim olmayacağız!” sözüyle askerleri ve halkına ümit ışığı olmuştu.
Saray Bosna’ya yüksek bir tepeden baktığınızda yeşillikler içinde bembeyaz mezar taşlarıyla dolu küme küme mezarlıklar görürsünüz. Belki dünyanın hiçbir şehrinde bu kadar mezarlık yoktur. 1992-1995 yıllarında Avrupa’nın ortasında yaşanan büyük trajedinin, katliâmın sonucuydu bu görüntü. Yugoslavya’nın desteklediği Sırp ve Hırvat askerleri, Bosnalı Müslümanları yok etmek istemişlerdi ama Müslümanlar asla teslim olmadılar.
Yasinlerle, Fâtihalar’la Aliya’nın huzurundan ayrılıyoruz.
Bir kareye 7 minare
Vezirler şehri olarak bilinen Travnik’teyiz. Osmanlı imparatorluğu döneminde sancak merkezi olan bu şehirden onlarca vezir yetişmiş. Burada o kadar çok cami var ki, usta bir fotoğrafçının bir fotoğraf karesine 7 cami minaresini sığdırabildiği söyleniyor. Travnik’te bütün evlerin çatısı dik yapılmış. Çünkü bu şehirde kışlar çok karlı geçiyormuş. Kar’ın birikmemesi amacıyla çatıları dik yapmışlar.
Sırada Mostar var. Yeşillikler içinden ve nehirlerin kenarından geçen asfalt yoldan kıvrıla kıvrıla Mostar şehrine ulaşıyoruz. Bosna’da o kadar çok nehir var ki, sanki yerin ve göğün bütün suları ırmak olmuş, ülkenin dört bir yanını sarmış. Kıvrım kıvrım ve sakince akıp duruyorlar. Ülke de adını bir nehirden alıyor: Bosna Nehri. Mostar Köprüsü bütün zarafetiyle karşınızda beliriverince büyüleniyoruz. Hayır bu bir köprü olamaz, bu pek nadide bir pırlanta... Hayır, hayır, bu baha biçilemez bir gerdanlık! Neretva Nehri’ni hilâl şeklinde gümüşten bir bileklik gibi kavrayan bu köprü için galiba en güzel teşbih şu olsa gerek: Taş kesilmiş bir hilâl! Sadece Mostar Köprüsü’nü görmek için bile Bosna’ya gelmeye değer.
Zetra’da bir ilahi konseri
Akşam oluyor. Saray Bosna’nın en büyük konser salonu olan Zetra’da muhteşem bir ilâhi konserine katılıyoruz. Birbirinden yetenekli öğrenciler harika bir mûsikî ziyafeti sunuyorlar bize. Konser sonrası bu öğrencilerle bir röportaj yapıyorum. Gençler hakikaten bir cevher. O kadar dolular ki, anlattıklarının tamamını yazmak mümkün değil. Kısaca bahsedeceğim. İlk sorum, konsere kemanıyla renk katan müzik okulu öğrencisi Nejra Avdic’e:

- Nejra; senin için müzik ve keman ne anlam ifade ediyor?
- Benim en çok hayran olduğum kişi Mevlana’dır. Mesnevi’de bahsedilen kamıştan yapılmış ney, neyi ifade ediyorsa benim için de keman öyledir. Yani duygularımı dilimle değil, kemanla anlatmak istiyorum. Eğer kemanımla insanların kalbinde din için bir sevgi hissedilmesine vesile oluyorsam bu benim için büyük bir mutluluk kaynağıdır.
- Çok güzel. Benim çok şaşırdığım bir şey var. Bosna’da neredeyse mermi ve bomba izi bulunmayan ev yok. Sizler bu evlerde oturuyorsunuz, ama her şeye rağmen tebessüm ediyor, hayata gülerek bakıyorsunuz. Bu gerçekten tebrike şayan bir durum. Neler söylemek istersin?
- En yakın akrabalarım bu savaşta şehit oldu. Bosna’daki her insanın kalbinde bir acı vardır. Ama biz her şeye rağmen bu acımızı göstermemeye çalışıyoruz. Ve her halimizle Allah’a şükretmemiz gerekir. Çünkü her sabah uyandığımda güneş bana tebessüm ediyor, ekmek yiyebiliyor, su içebiliyorum. Onun için şükrediyorum.
“Müslüman olmamıza vesile oldu”
Müzik Akademisi öğrencisi Lâtif Mocevic’e şöyle bir soru soruyorum:
- Lâtif, biliyorsun Osmanlı Devleti burada 550 yıl hâkimiyet kurmuş. Yani yarım asırdan fazla beraber yaşamışız. Gençlerin dünyasında Osmanlı ne ifade ediyor?
- Benim dünyamda Osmanlı demek Fatih Sultan Mehmet demek. O buraları 1463 yılında fethetti. Bizim Müslüman olmamıza vesile oldu. Onun için Osmanlı’ya ne kadar teşekkür etsek azdır.
- Bütün mahrumiyetlere rağmen Bosna’da çok geniş bir fikir ve ifade özgürlüğü var. Bu konuda bizden daha şanslısınız. Neler söylemek istersin?
- Evet, bize Allah tarafından bir özgürlük verildi. Bunu en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Çünkü bu özgürlüğün bir sorusu var: nereye kadar? Onun için bu fırsatı iyi değerlendirmeli, İslâm’ı en iyi biçimde temsil etmeli, geleceğin temellerini şimdiden atmalıyız. Kendimizi, sanatın ve bilimin her dalında en iyi şekilde yetiştirmeliyiz. Bu temelleri sağlam atarsak gelecek nesiller de bundan yararlanabilirler...
Bu sohbet uzayıp gidiyor. Ancak bu kadarını aktarabiliyorum. Bu imkânı sağlayan Ali Dokumacı’ya ve tercümanlık yapan Nermana Memic’e teşekkürler.
“Bosna! Kalbim sende kaldı!”
Sohbet sırasında dikkatimi çeken bir şey oldu. Boşnakça’da o kadar çok sayıda Türkçe kelime var ki... Birkaç örnek: Komşiya (komşu), konak, borek (börek), kilim, korbaç (kırbaç), vakuf (vakıf), yalıya (yalı), pencere, tencere ve daha yüzlercesi. Diller arasında kelime alış-verişi genelde “kelime” ile sınırlıdır. Fakat Boşnakça’ya Türkçe kelime grupları ve cümleler bile geçmiş. Mesela; birisi vefat ettiği zaman mevtanın yakınlarına şöyle diyorlar: “Başın sâg olsun” Bayram tebrikleri şöyle: “Bajram şerif mübarek olsun!”
Güzel duygular içinde Bosna’ya veda ediyoruz. Bir arkadaşımızın veda cümlesi hâlâ hafızamda: “Bosna… Senden ayrılıyoruz, ama kalbim sende kaldı.” Biz de bu yazıyı Boşnakların birbirleriyle vedalaşırken söyledikleri Türkçe bir ifadeyle noktalayalım: “Allah emanet!” Yani: Allah’a emanet olunuz.
Mostar Köprüsü bütün zarafetiyle karşınızda beliriverince büyüleniyoruz. Hayır bu bir köprü olamaz, bu pek nadide bir pırlanta… Neretva Nehri’ni hilâl şeklinde gümüşten bir bileklik gibi kavrayan bu köprü için galiba en güzel teşbih şu olsa gerek: Taş kesilmiş bir hilâl!
Zetra’da muhteşem bir ilâhi konserine kemanıyla renk katan müzik okulu öğrencisi Nejra Avdic şöyle diyor: “Bosna’daki her insanın kalbinde bir acı vardır. Ama biz her şeye rağmen bu acımızı göstermemeye çalışıyoruz. Çünkü her sabah uyandığımda güneş bana tebessüm ediyor, ekmek yiyebiliyor, su içebiliyorum. Onun için şükrediyorum.





Mustafa ULUÇAY
MORAL DÜNYASI DERGİSİ
www.moraldergisi.com