Hürriyet Gazetesi yazarı Hadi Uluengin, Gülen okullarını kaleme aldığı iki yazısında 'Said Nûrsi, Muhammed İkbál’le birlikte 20. asır İslamının en önemli mütefekkiridir' dedi. Uluengin, 'Üstelik, "ûhrevi"yle "dünyevi"yi bilhassa ayrıştırdığı içindir ki de, Said-i Nûrsi son tahlilde laik; daha doğrusu, Anglo-Sakson sekülarizmine yakın bir yerlerde durur' dedi.
İşte Uluengin'in iki gün ardarda yayınladığı yazısı:
Hadi ULUENGİN'in 6 Mayıs 2008 tarihli yazısı...
GAZETENİN etkinliği ve ciddiliği göz önüne alındığı takdirde gerçekten çok önemli haber, "New York Times" önceki gün Fethullah Gülen camiasına yakınlığıyla tanınan ve yurtdışında eğitim veren Türk okullarını manşet yaptı. Büyük övgüyle söz etti.
Ve biliyorum ki, "ulusalcı" koro şimdi hep bir ağızdan ve hep bir perdeden, "işte gördünüz mü, ABD 'ılımlı İslam' projesi tezgahlıyor" diye tempo tutacaktır.
İddia doğru mu, değil mi bu konuya yarın geleceğim ama, önce bir parantez açıyorum.
* * *
BIRAKIN mezuniyeti, karga tulumba arka kapısıdan atılmış olsa dahi, bu satırlar yazarı düşe kalka ve altı yıl boyunca Moda'daki Sen Jozef Lisesi'nin rahle-i tedrisinden geçti.
Bu lise her yerde olduğu gibi Türkiye'de de, Jean-Baptiste de La Salle adlı Fransız'ın oluşturduğu ve "Hıristiyan Biraderler" diye anılan tarikát tarafından kurulmuştur.
Öğretmenleri ve kadroları ruhban papaz değildir. Hepsi dindar, eğitim gönüllüleridir.
Hayatını öğrenime adayan ve her yerdeki her göreve giden Katoliklerden oluşur.
Ama tedrisat tamamen l-a-i-k'tir! İsa'nın adını bile telaffuz eden tek hocam olmadı.
Üstelik, geri plandaki "dinilik"e rağmen okulda "Cumhuriyetçi" ruh hüküm sürer.
Hem Descartes mantığı öğreten Fransız cumhuriyetçi ruhunu; hem de 27 Mayıs törenlerine gitmeyenleri "ihtar"la cezalandıran Türk cumhuriyetçi ruhunu kastediyorum.
* * *
ZATEN aslına bakarsanız da, en "talihlileri" (!), ezici çoğunluğa tekábül eden biz Müslüman kökenli öğrenciler ve Musevi arkadaşlarımız oluştururdu.
Çünkü, "moral", yani "ahlák" diye tanımlanan ve Türk Müdür Yardımcısı tarafından verilen din derslerine girip girmemekte serbesttik. Ebeveynlerin "istemez" imzası yeterliydi.
Oysa buna karşılık, Ortodoks Rum, Gregoryen Ermeni, Katolik Levanten, Marûni Arap her neyse, ayrı mezheplerden olsalar bile Hıristiyan öğrenciler bizim kadar şanslı değildi.
Zira, yine zorunluluk yoktu ama, perşembe sabahları okul şapelinde düzenlenen áyine katılmaları; háttá, sabah kampanasıyla duyurulan duaya gitmeleri daha bir "gerekli"ydi!
Bizim gibi kıvırtamadıkları için de, bu eşitsizliğe kızan Stefo'nun, Manuk'un, Habib'in, Röne'nin yarı şaka - yarı ciddi, "niye İslam doğmadık" diye söylendikleri olurdu.
Diyelim ki, onların konumu, her hangi bir İsevi ülkedeki Gülen kurumlarında, okul mescidinde namaz edá eden İslam öğrencilerinkiyle benzeşirdi.
Yazılı kural olarak bir mecburiyet yok ama, yine de kılınması "tercihe şayandır"!
* * *
SONRA, o altı yıl ertesinde ben Katolikliğe çark etmedim. Edenini de hiç duymadım.
Hadi, din dersine girip girmemekte zaten serbest olduğumuz için bizleri geçtik diyelim.
Ancak, sabah dualarına ve perşembe áyinlerine gitmeleri "arzu edilen" Hıristiyan arkadaşlarım arasında da papaz, rahip, keşiş olan tek bir kişiyi bile yine işitmedim.
Hálá görüşürüz, çoğu cenaze ve vaftizde kiliseye giriyor. Hele sofusuna hiç rastlamadım.
Aksine, başta Fransa Bask'ından gelip Şişlili bir Türk kızına abayı yakan "Antuvan Birader", bekárlığa, dolayısıyla yeminine "adyö" diyen diğer pek çok "Aziz Birader" oldu
* * *
O halde, demek ki hedeflediği misyon, verdiği eğitim ve kullandığı kadrosu itibariyle Fethullah Gülen Hocaefendi camiası okullarıyla sonsuz büyük benzerlikleri olan "La Salle Papazefendi camiası"nın (!) Sen Jozef Lisesi, beni ve bizleri ne dinci, ne de Fransız yaptı.
Laikliğimize ve Türklüğümüze hálel getirmedi. Hıristiyan öğrencileri bile sofu kılmadı.
Ancaaak, aynı zamanda hem bana, hem de o Fransızlığa çok şeyler kazandırdı.
Tıpkı, yabancı ülkelerdeki Hocaefendi okullarının ora çocuklarına ve bizim açımızdan da Türk-lük'e ve Cum-hu-ri-yet'e çok değerli şeyler kazandırdığı gibi ki, yarına bırakıyorum.
Hadi ULUENGİN'in 7 Mayıs 2008 tarihli yazısı...
DEV Atatürk panosu, "New York Times"de yayınlanan ve okul salonunu gösteren koca fotoğrafın odak noktasını oluşturuyordu. Girişte ise Türk bayrağı dalgalanıyordu.
Her iki enstantane de İstanbul’da çekilmiş. Fethullah Gülen Camiası’na yakınlığıyla tanınan ve Pakistan’da "Pak-Türk" ismi altında faaliyet gösteren liselerle ilgili habere eşlik ediyor.
Haberden okuyoruz ki, Pak-Türk okullarında eğitim İngilizce, yan dil Türkçeymiş. Ebevnler de "dinci aşırılığa engel modern ders" veriliyor diye çocuklarını buraya göndermeye can atıyormuş.
İmdii, "ulusalcı - laikçi" kesime şu soruyu sormak boynumun borcudur:
* * *
NİJERYA’dan Vietnam’a; Rusya’dan Arjantin’e; Çin’den Maçin’de, yedi kıtadaki yetmiş milletten çocuğun Türkçe öğreniyor olması ve Türk "rahle-i tedrisinden" geçmesi, sizin "milliyetçiliğinizi", sizin "ulusalcılığınızı", sizin "vatanperverliğinizi" kesmiyor mu?
Yoksa, yine işkembe-i kübradan atarak ve yine binbir komplo teorisi uydurarak, "takıyye yapıyorlar canım, aslında İslam devleti hedefliyorlar " diye mi buyuracaksınız?
Hadi öyle olduğunu varsayalım ama, o takıyye kim için ve niçin yapılacak ki?
* * *
BU nasıl bir takıyyedir ki, örneğin Endonezyalı öğrencilerin karşına Türkiye’deki seküler eğitim çıkarılıyor.
Demek size göre, buna rağmen o öğrenciler diplomayı alınca "İslamcı" kesilecektir?
Peki de, kaç "ortalama çocuk" mütedeyyin ama laik bir eğitim sonrası "dinci" olur?
Yoksa aksine, dünkü yazımda "Hristiyan Biraderler" tárikatının Sen Jozef Lisesi misálinde anlattığım gibi, aynı "ortalama çocuk" oradan, dine saygılı ama sapına kadar laik; üstelik bilhassa da, Türk kültürünün hamuruyla yoğrulduğu için "Türkofil" mi çıkar?
Katoliklerde Cizvit kolejleri, Protestanlarda misyoner mektepleri, Musevilerde de "Alliance İsraelite" okulları, Gülen Camiası’nın oluşturduğu kurumların aynısı değil midir?
Tüm bunlar, milli bayrağını çektikleri ülkeleri "cázibe merkezi" kılmamışlar mıdır?
Aynı dev gelişme de Türkiye için sonsuz geniş ve sonsuz stratejik ufuklar açmaz mı?
O halde, ey "ulusalcı - laikçi" zevát, vehimle kandırmayın ve de artık gerçeği görün!
* * *
FAKAT, söz konusu gerçeği görmek, yani Gülen Camiası’nı belirleyen "misyon ruhu"nu kavrayabilmek için, genel olarak "Nûr felsefesini" biraz incelemiş olmak gerekir.
Yani, Said-i Nûrsi’ye "yobaz" damgası vurmak ve "sosyolojisini araştıralım" dediği için de Şerif Mardin Usta’yı aforozlamak, ancak Şark’ta muteber bir "laikçi" gaflettir.
Zira Nûrsi, Muhammed İkbál’le birlikte 20. asır İslamının en önemli mütefekkiridir.
Ve, risále ezberlemekten söz etmiyorum ama, örneğin "Tarihçe-i Hayat"ı karıştırmak zahmetine katlanan ve önyargısız sentez yapan her insan, Bediüzzaman’ın, Müslüman Dünya’daki krizi aşmak amacıyla, ûlviyeti korunan ama moderniteye açılan bir yol çizdiğini saptar.
Üstelik, "ûhrevi"yle "dünyevi"yi bilhassa ayrıştırdığı içindir ki de, Said-i Nûrsi son tahlilde laik; daha doğrusu, Anglo-Sakson sekülarizmine yakın bir yerlerde durur.
Artı, konu için çok önemli, Nûrsi aynı zamanda, "hayr" farzını ilke alan ve Kalvinci Protestanlıkla benzeşen bir "rabıtalı hayat - fedakár misyon" etiğinin tercümanıdır.
* * *
İŞTE, Gülen Camiası okullarındaki zil de bu ruhun ve bu etiğin titreşiminde çalıyor.
"Nûr"unu ise, Türkiye’nin genel zenginleşmesine koşut olarak gelişen ve mütedeyyin, yurtsever ve muhafazakár insanlardan oluşan; fakat aynı zamanda da sekülarist, modernist ve üniversalist kimlik taşıyan yeni taşra burjuvazisinin, ûlvi nitelikli "hayr" refleksinden alıyor.
Ve söz konusu okullar insanlık için ha-yır-lı; ulusumuz için ise ç-o-k h-a-y-ı-r-l-ı’dır!
Hürriyet