Kanseri yenmek için hedefe yönelik ilaç ve tedavi metodu araştırmaları ağırlık kazandı. Kanserleşen hücrenin kendi kendini öldürmesindeki sırrın keşif ve kontrolünün peşinde bilim adamları... Bu sırla beslenme arasında sıkı ilişki var.
--------------------------------------------------------------------------------
Kanser, bazı hücrelerin vücudun bağışıklık sisteminin kontrolünden çıkarak sınırsız çoğalmasıyla ortaya çıkan bir hastalık. Normal hücre bölünmesi, ‘sentromer’ denen iplikçiğin hücreyi çekmesiyle sağlanıyor. Ancak her bölünmede iplikçik kısalıyor. Nihayetinde hücre yaşlanıp ölüyor. Kanserli hücrede kısalma mekanizması devre dışı. Bilim şu anda sentromerdeki bu vakıanın sebeplerini açıklayamıyor. Açıkladığında ve yönetebildiğinde kanser tarihe karışacak. Öte yandan, bir hücrenin kanserojen hâle dönüşmeden önce ‘apoptoz’ (ya da apoptozis) diye isimlendirilen kendi kendini imha (intihar/programlanmış ölüm) olayı da söz konusu. Bunun bağışıklıkla yakından ilgisi var. Bünye zafiyete düştüğünde apoptoz da duruyor. Yani meydan, delice artıp tümörleşen ve insandaki enerjiyi aç kurtlar gibi emen kanserli hücrelere kalıyor.
Anlaşılır ve açık bir dille ifade edilse de, çoğu okurun teknik bulacağı; ama ‘hayati’ önem taşıyan bu girişten sonra akla gelen ilk sorulardan biri şu: “Peki o zaman, kanserleşme eğilimindeki hücreleri kontrolde tutmanın yolu nedir?” Ardından, “Tedavi sürecindeki kanser hastasında kontrol fonksiyonu yeniden başlatılamaz mı?” sorusu da eklenebilir hemen.
BESLENMEDE DE “5N+1K” KURALI!
Sigara, alkol, hastalık yapıcı ortamların olumsuz etkileri tartışılmaz bir gerçek. Bilim adamlarının bunlar haricinde vurguladıkları en önemli faktörlerin başında ‘beslenme’ geliyor. Gazetecilikteki “5N +1K” kuralı bir bakıma, kanser-beslenme ilişkisinde de geçerli: ‘Ne’, ‘ne kadar’, ‘ne zaman’ ve ‘nasıl’ yenilmeli? Ve özellikle ‘kimler’ bazı besinleri ‘niçin’ tüketmeli veya aklından bile geçirmemeli?
Günümüzde kanser hastalarına kemoterapi ve radyasyon tedavisi uygulanıyor. İlaç ve ışınların kanserli hücreleri yok ederken, sağlıklıları da öldürmesi henüz önlenemedi. Hiç arzu edilmese ve üzse de, kanserli hücreleri mutasyona; bağışıklık sistemini de zaafa uğratıyor bu tedavi metotları. Cerrahi müdahalelerde de, hastalığın başka organlara sıçraması riski korkutuyor.
Ar-Ge çalışmalarında artık, ‘hedefe yönelik’ tedaviler aranıyor: ‘Tümör yok edici’, ‘bağışıklık sistemi güçlendirici’, ‘kanserli hücrelerce yayılan sinyalleri bloke eden’, ‘kanser hücrelerinin kendilerini onarmalarını engelleyici’ tedaviler vs… Dünyada Ar-Ge’ye en fazla para harcayan ve bu alandaki yatırımlarının yüzde 20’sini kanserle mücadeleye (onkoloji) ayıran Pfizer’in ana amacı da bu. Bu tür arayışlar daha ziyade tedavisi bilinmeyen kanserlerde yoğunlaşıyor. Gen terapileri ve aşı da kafa yorulan diğer öne çıkan tedavi unsurlarından. Her biri ayrı ayrı umut saçan iyileştirici metot icatlarından çok azı standart tedavilerle mukayese (faz 3) aşamasında.
Şu rahatlıkla söylenebilir ki; mesele dönüp dolaşıp beslenmede düğümleniyor. Hem metabolizmanın, hem de hücrenin beslenmesine dair tecrübe, bilgi ve keşifler de ufuk saçıyor. Bu noktada tamamlayıcı (alternatif tabiri pek tercih edilmiyor) tıp bir adım önem kazanıyor. Hiç kuşkusuz, tabiat birbirini dengeleyen mekanizmalarla donatılmış durumda. Modern tıbbın ulaştığı noktalar ile nesilden nesile aktarılan bitkisel tedavi kültürünün buluşturulması elzem gibi görünüyor.
Beslenme kansere yakalanmamak kadar, hastalıktan sonraki dönemlerde de çok etkin rol oynuyor. Bağışıklık donanımı giderek zayıflayan kanser hastalarının güç toplamasında, buğday özünden imal edilen Avemar isimli ürün Türkiye’de de satılmaya başlandı. Benzerleri var mı? Hastaya hangi oranda destek oluşturuyor? İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü’nden tıbbi onkolog Doç. Dr. Burak Şakar’la, beslenmeye ağırlık vererek, kanser hakkındaki girift konuları konuştuk.
KANSERİN YÜZDE 30’U BESLENME SEBEPLİ
-Metabolizmada kanser nasıl başlıyor?
Normal bir insanda kanserleşebilecek hücreler her gün ortaya çıkıyor. Bunlar bağışıklık sistemince yakalanıyor. Özel mekanizmalarla kendi kendilerini öldürmeleri sağlanıyor. Buna programlanmış hücre ölümü (apoptoz) deniyor. Sistem bu hücreleri ayıklayarak yok ediyor. Kronik hastalıklar, kötü beslenme, sigara içme vs. bunlar bağışıklık sistemini baskılayarak tahribata uğratıyor. Bir süre sonra sistemin denetiminden kaçan kanser hücreleri çoğalıyor. Arkasından da tümör görülebilir büyüklüğe ulaşabiliyor.
-Hep üzerinde durulan erken teşhis hangi aşamadayken mümkün?
Bağışıklık sistemi teklediğinde olayı yakalayabilecek yöntem pek yok. Ancak tümör ortaya çıktığında... Bazı insanlarda bağışıklıklığın tekleyeceği genetik testlerle öngörülebilir. Bu kişiler erken yaşlarda tarama programına alınabilir. Genleri kanseri ortaya çıkarabilecek yapıdaysa, henüz hastalanmadan operasyon ihtimali belirebilir.
-Genetik yatkınlıktan mı söz ediyorsunuz?
Özellikle kolon, meme, bağırsak, prostat vb kanserlerde genetik yatkınlık oluyor. Bu her zaman testlerle gösterilemeyebilir. Birincil akrabalarında bu hastalık varsa görülme riski artıyor. Bir de bazıları hastalığa yol açıcı genleri taşıyor. Örneğin, meme kanserine sebep olan BRCAI ve II genleri. Bu kişilerin ömür boyu meme kanserine yakalanma ihtimali yüzde 80. İlk defa kendisinde de ortaya çıkabilir. Ailesinde de taşıyıcı olabilir. Kişinin kendisiyle konuşularak memelerin aldırılması gündeme gelebilir. Aynı kadında yumurtalık kanseri riski de çok artıyor.
-Bu konudaki karar ve ameliyat zamanlamasına dair yoğun tartışmalar yaşanıyor sanki…
Hastadan kan tahlili gibi BRCA tahlili istenmemeli. Kararı tıbbi onkolog, cerrah, patolog, psikiyatrist toplanıp hastayla birlikte vermeli. Test de karar aşamasında istenmeli.
-Genel eğilim, alınması üzerine mi?
Ülkemizde çok yaygın uygulanamıyor. Yurt dışında konseyler oluşturulup hastaya yardımcı olunabiliyor. Bu tür meme kanseri pek yaygın değil. Tüm meme kanserlerinin yüzde 5’ini kapsar. Kanserin oluşumunda önlenebilir faktörler var. Genetik faktörleri şimdi önleyemiyoruz. Ama sigara önlenebilir. Vakaların yüzde 30’undan sorumlu. Bir o kadarından da beslenme.
-Alkolün belli bir oranı var mı?
Alkol tüketimi belli kanser türlerinde, özellikle karaciğerdekinde önemli. Çünkü belli dozun üzerinde siroza, o da kansere yol açıyor.
- Her kanser türü başka organa sıçrar mı?
Sıçrama kanserin tanımında var ama oranlar farklı. Malinmelanom türü cilt kanserinde ihtimal çok yüksek. Bazal hücreli cilt kanserinde ise neredeyse sıçramaz.
-Kanseri önlemede beslenmenin rolünü anlatabilir misiniz?
Kanserin yüzde 30’u kötü beslenmeyle ilişkili. Ama ispatı ilaç deneylerindeki gibi kolay değil. Çok sayıda insanda incelenmeli. Çalışmalarda doymuş-katı yağların, yanmış, tütsülenmiş, tuzlanmış-salamura besinlerin kansere yol açabileceği ortaya kondu. Tarım ilaçlarıyla kirlenen sebze meyvelerin de. Etlerdeki hormon da belli kanser türlerinde risk faktörü. Yine bitkilerdeki hormonlu büyüme faktörleri de riskli.
-Cep telefonları bir hayli tartışılıyor…
Halen ispatlanmış bir çalışması yok. Ama risk olmadığını göstermez. Bence çok uzun süre konuşmaktan, çok radyasyon yayan cihazlardan uzak durulmalı. Mevsimi dışında üretilen sebze ve meyvelerden de.
- Hangi mesleklerde kanser riski var?
Mesela asbestle, özel bir kanser türü akciğer zarı kanseri (mezotelyoma) arasında ciddi bir sebep sonuç ilişkisi var. Bu tür ileri derecede agresif. Tedavisi çok zor. Boya sanayii, tekstil, bazı kan kanserlerinde etkili. Özellikle benzen ile çalışanlarda, hematolojik kanserler ortaya çıkıyor. Gözleme dayalı söyleniyor ama bağışıklık sistemini baskılayan stres de bir etken.
KANSER DÜŞMANI BUĞDAY ÖZÜTÜ
- Kanserli hastalara besin takviyesi amacıyla Avemar adlı bir ürün satılıyor şu sıralar...
Buğday ekstresi. Yurt dışı geçmişi daha eski. Bizde yeni. Aslında buğdayın bildiğimiz fırıncı mayası kullanılarak mayalanmasıyla elde edilen bir ürün. Ancak mayalanma işlemine belli aşamalarda müdahale edilmesi; belli maddeleri belli oranlarda içeren standart bir ürün elde edilmesi söz konusu. Bu buğday özütünün, bağışıklık sisteminde düzenleyici rol oynayabileceğini gösteren birçok çalışma var. Programlanmış hücre ölümü apoptozu artırdığı ifade ediliyor.
-Apoptoz olayını biraz açar mısınız?
Kanserleşmeden önce, geri dönülmez bir aşama var. Hücrenin kendi kendini öldürmesi, intihar etmesi lazım. Bu intihar olayına apoptoz (apoptozis) deniyor. Avemar’ın bunu artırdığı gözlenmiş. Yani kanser aşamasındaki hücrenin kendini öldürmesine yardımcı oluyor.
-Sağlıklı hücrelere olumsuz etkisi söz konusu mu peki?
Hem kanser hücreleri, hem de meyilli hücrelerde etkili. Sağlıklı hücrelere zararı yok.
-Özüt, sağlıklı insanlar için de öneriliyor mu?
Normal hayatın içinde de kullanılması söz konusu olabilir. Şu anda FDA kanser teşhisi konan hastalar için onayladı.
ZAKKUM HÜCRE ÖLDÜRÜCÜ MADDE İÇERİYOR
-Başka bir ürün var mı besin takviyesi özelliğine sahip?
Siyah üzüm kabuğundan elde edilen resveratrol maddesi var. Bu madde üzümün çekirdeğinde de var. Piyasada ürün olarak bulabiliriz.
-Avemar’ın etkinliği ne düzeyde?
Tamamlayıcı tıp kategorisinde. Cerrahi tedavinin, kemoterapi ya da ışın tedavisinin yerine geçecek bir tedavi değil. Ama bu tedavilerin yan etkilerini azaltıyor. Dünyada 7-8 yıldır kullanımda. Macaristan’da geliştirildi. Tıpta o kadar çok ürün çıkıyor ki. FDA belli aşamalardan geçmeyen ürünleri onaylamıyor. FDA da en çok Faz 3’e bakıyor. Avemar’ın insan ömrünü ne kadar uzattığına dair çalışma yok. Ancak kemoterapinin ve ışının yan etkilerini azalttığına, sıçramayı engellediğine ve kanserleşme sürecindeki hücrenin kendi kendini öldürmesine yardım ettiğine dair çalışmalar var. Aynı etkiler resveratrol için de söyleniyor. O da araştırma konusu. Bunun direkt besinden alınması öneriliyor. Mesela çilek, böğürtlen, ağaç çileği, yaban mersini gibi bitkilerin aynı fonksiyonları artırabildiği; kanserleşmeye yol açacak oksidan maddelerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olduğu ifade ediliyor. Güvendiğimiz bilimsel kaynaklarda düzenli tüketilmesi tavsiye ediliyor.
-Dr. Ziya Özel ile tartışılan zakkum da aynı amaca mı yönelikti?
Zakkum besin katkısı veya tamamlayıcı tıp ürünü değildi. Direkt hücre öldürücü madde içeriyor. Belki binlerce patenti var. Patent, ilaç hâline getirilip uygulanabilir aşamaya geleceğini göstermiyor. Bu ihtimal. Olur mu olmaz mı deneyler sonucunda anlarız.
-Tamamlayıcı tıp ile tıbbı ayırmak ne kadar mantıklı? Uzakdoğu’da çok yaygınken, Türkiye biraz tutucu. Neden? Toplantılarda konuşuyor musunuz?
Türkiye bu konuda biraz tutucu davranıyor; ama onun da bazı sebepleri var. Bu konu eğitim düzeyi düşük ülkelerde daha çok istismar ediliyor. Avrupa ve ABD’de bile hassas bir konu. Enstitümüzde, Başkanımız Prof. Erkan Topuz’un başlattığı girişim de var. Tamamlayıcı tıp bölümü kuruldu sayılır. Biraz daha liberaliz. Kontrol altında olması, kontrolsüzlükten daha iyi.
-Kanserin en azından bazı türlerinin çaresinin bulunduğu, ilaç firmalarının duyulmasını engellediği iddiası var…
İlaç geliştirmek için çok büyük yatırım gerekiyor. Bir tek grubun, iki üç kişinin kansere çare bulması şu an için imkânsız gibi. Belli tümörler için belli etkide ilaçlar geliştirmesi gerekli. İlacın her geliştirme aşamasını ayrı ayrı gruplar yapıyor. Çeşitli aşamalarında çok çeşitli insanlar çalışıyor. Hepsinin manipülesi çok zor. Bittikten sonra açıklanma zorunluluğu var. Bir grubun kendi kendine yeraltında çalışıyor olması gerekiyor.
-Biyoteknolojik savaş olamaz mı?
Böyleyse askerî gizlilik içinde yapılıyordur. Normal bilimsel aktiviteler şeklinde yapılıyorsa, mutlaka ortaya çıkar.
-Bilim hangi kanser türlerinde başarılı?
Lenf kanserleri, lenfomalarda başarı yüksek. Testis tümörleri, kadınlarda bazı yumurtalık tümörlerinde de başarı var. Onun dışında meme, kalın bağırsak, prostat kanserinde büyük ilerlemeler oluyor. Bazılarında ilerleme daha az.
KANSER AŞISI VE GEN TERAPİSİ ARAŞTIRILIYOR
-Kanser aşısı ve virüsün genetik yapısıyla ilgili çalışmalar da sürüyor öte yandan...
Çin’de yaygın uygulanan gen terapisinde, genelde virüsün genetik yapısı değiştirilerek hastaya geri veriliyor. Kanserli hücrenin içine girerek üremenin engellenmesi isteniyor. Ama kalıcı değil. Etkisi bir süre sonra ortadan kalkıyor. İkincisi direnç değişiyor. Tekrar uyguladığınızda, miktarı artırsanız dahi aynı sonucu alamayabiliyorsunuz. Henüz araştırma safhasında.
-Hangi safhada?
ABD, Avrupa, ve Türkiye de katılabilir, dünyanın kontrollü bölgelerinde standart tedavide önerilmiyor. Tedavi denemesi aşamasında. Hastanın gönüllü form doldurması vs gerekiyor. Çin’de özel kontrolsüz bölgelerde hastaya uygulanabiliyor.
-Kanser aşısında da durum aynı mı?
Kanser aşısı bulunmuştur diyemeyiz. Etkili olduğu gösterilmiş değil. Malinmelanomda biraz ilerlendi deniyor. Kanserli hücreyi birtakım değişikliğe uğratıp tekrar hastaya vererek, bağışıklık sisteminin kanseri yok etmesi sağlanmak isteniyor. Ama ispatlanamadığı için standart tedavide önerilmiyor.
-Gen terapisi ve kanser aşısı kıyaslandığında, hangisinde daha başarılıyız?
Aşağı yukarı aynı durumda. Pek etkili olduğu gösterilmiş değil.
-Prof. Dr. Haluk Onat, kanserin yakın zamanda tam manasıyla çaresinin bulunamayacağını ancak kalp, tansiyon ve şeker hastalıklarındaki gibi ilaçlarla kontrol altında tutulabilen bir hastalık hâline gelebileceğini söylüyor…
Sağlıklı hücreleri öldürmeden, kanserli hücreleri öldüren ya da üremesini durduran ilaçlar. Kanser hâlâ vardır; ama sınırsız üreme özelliğini kaybetmiştir ilaç tedavisiyle. Şeker hastası gibi yüksek tansiyondaki gibi hastanın ilacı alarak yaşaması mümkündür. Bu yöne gidiyor tedaviler şu anda.
- Kanserin tedavisinde ne durumdayız?
Tabii çok ileri bir aşamada değil. Özellikle faz 3 çalışmalarda oldukça gerideyiz.
-Neden?
Sebebi, biraz kayıtlara bağlı. Etik kurul, bakanlık onayları vs. Bürokratik konular yani. Hastaların devreye girdiği faz çalışmaları da, öncesindeki hayvan deneyleri de büyük yatırım gerektiriyor. Bir ilaç için 4-5 milyar dolar... Türkiye, şeker hastalığındaki gibi kanserli hastaları yaşatacak ilaç geliştirecek durumda değil şu anda.
FAZ ÇALIŞMALARI ÇOK PAHALI
-Yeni kanun çıktı. İlaç firmaları Türkiye’ye ne kadar Ar-Ge yatırımı yapar size göre?
Faz 1’de insan denemeleri başlıyor. İlaç çıktığında, hangi kanser türünde faydalı; hangi oranda hastaya verilmeli belli değil. İlaç ağızdan, damardan mı alınsın? Hastanın da ilacı tolore edebilmesi lazım.
Faz 2’de hangi kanser türlerinde etkili az çok belli. Faz 1’de saptanan dozda hangi tümörde ne yaptı, ne kadar etkili oldu, tümör ne kadar küçüldü…
Faz 3’te standart bir tedavi var. İki gruba ayrılıyor hastalar. Biri standart tedaviyi görürken, diğeri yeni ilacı kullanıyor. Yeni ilaç standart tedavi kadar etkili mi? Faz 3’te zorluk şöyle. Devlet tüm maliyeti firmanın ödemesini istiyor. Filmler, bakılan tahliller vs. Hatta faz 2 için de geçerli bu. O yüzden faz 2 ve faz 3 de bizde pek yok. Firma ancak ruhsat almak istiyorsa, o kadar önemliyse onun için o çalışmayı Türkiye’de de destekliyor. Faz çalışmalarının masraflarını karşılıyor.
-İlaçların haricinde kök hücre ve kanser aşısı deneyleri tedavi gibi sunuldu Türkiye’de. Büyük tartışmalar yaşandı. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunlar doğru şeyler değildi. Etik olmadığını düşünüyorum bu tür şeylerin.
-Faz 3 aşamasına geldiğini söylüyorlardı bunu yapan hekimler…
Faz 3 bir standart tedaviyle karşılaştırmayı hak eden bir ilaç ya da yöntem için yapılıyor. Onun faz 1 ve faz 2’de o kadar etkili olduğu görülmesi lazım önce. Artık faz 3’ü hak ediyor denilebilmesi için. Standart yöntemle karşılaştırabiliriz düşüncesinin oluşmuş olması lazım. Sonuçta o ilacı alıp standart tedaviyi almayacak bu insanlar. Standart tedavinin altında kalma oranı çok yüksekse hastalar zarar görür.
-Öyle hastalar var ki, parası da benden ben gönüllü deneğim diyebiliyorsa?...
O daha çok faz 2 için geçerli. Faz 3’te kontrollü çalışma var. İlaç standartlarla kıyaslanabilir hâlde. Faz 3’te hastaları bilgisayar belirliyor. Tesadüfî seçiliyor. Arkasından verilen tedavinin hangi tedavi olduğunu hasta ve doktor da bilmeyebiliyor. Buna da çift kör deniyor. Bu şekilde seçilmiş hastalarda. Hasta ve doktor bilmiyor. Bunlar daha değerli çalışmalar. Bunların uluslararası denetleme kuruluşları var. Bunları bu ilacın ruhsatını almak için çalışan firma finanse ediyor. Kanser tedavisi organize bir tedavi. Kanserde istatistik de çok önemli. Türkiye’de bu da çok geride. Verdiğimiz sayılar ABD kaynaklı. Türkiye’de şu kanser en sık görülüyor derken içimiz rahat değil hâlâ. Kayıt altına alınmamış vakıalar var. Halbuki tam onlarla uyumlu değil istatistiklerimiz.
KANSER HÜCRELERİ NE SEVER, NE SEVMEZ?
Şeker, kanser hücrelerinin en sevdiği gıda maddelerinden biri. Süt, sindirim sisteminde mukus üretimine sebep olmakta. Kanser, mukusla besleniyor. Süt yerine tatlandırılmamış soya sütü tüketilebilir. Kanser hücrelerinin duvarları sert proteinle kaplıdır. Etin sindirimi zor. Bu yüzden çok enzim istemektedir. Daha az et yenildiğinde, bu duvarlara saldıran enzim artacaktır. Böylece vücuttaki öldürücü hücreler, kanser hücrelerini yok edebilecektir. Kırmızı et yerine balık ya da tavuk daha evla. Taze sebze suları kolayca emilmektedir. Sağlıklı hücreleri besleyen ve çoğalmalarını hızlandıran canlı enzim barındırmaktadırlar. Bu enzimler 15 dakikada hücreye ulaşabilmektedir. Oksijen, kanser hücresinin düşmanıdır. Oksijen alımını artırıcı her davranış, kanserle savaşmaktır. Kanseri yenmede öfke ve stres dolu yaşam biçimini tez elden terk etmek de önemli şartlar arasında sayılıyor.
AKSİYON