Mehmet PAKSU'nun yazısı...
Ne zaman öleceğimizi neden bilmiyoruz?
Geçtiğimiz gün bir soru üzerine keşfedilmesi mümkün olmayan beş bilinmeyenden söz açmıştık. Lokman Suresi'nin son âyetinde sözü edilen bu beş bilinmeyenden birisi de insanın ne zaman, nerede öleceğini bilememesidir.
Bir kere ölüm, Cenab-ı Hakk'ın kudret elindedir, Onun bilgisi dahilindedir. Kimse bu bilgiye sahip olamaz ve öğrenemez. Ölümün gizli olmasının en önemli sebebi ve hikmeti, insan hayatının ümit ve korku gibi bir denge içinde olmasıdır. Çünkü yaşama ümidi ve ölüm endişesi söz konusu olursa hayat bir denge içinde gider. Eğer insan öleceği yeri ve zamanı bilecek olsaydı, bu dengeyi koruyamaz kaybederdi.
Ömrünün büyük çoğunluğunu gaflet, sefahat ve günahlar içinde geçirirdi. Sözler'de dikkat çekildiği gibi; insanın eceli belli olsaydı, yarı ömrünü sürekli gaflet içinde geçirir, yarıdan sonrasında da darağacına adım adım yaklaşma gibi bir dehşeti yaşardı. Oysa insan ahiret ve dünya dengesini korumalı ve her vakit korku ve ümit arasında bulunmalı ki, her dakika hem ölüm, hem de hayat söz konusu olsun. Bu açıdan ne zaman biteceği belli olmayan yirmi senelik bir ömür, biteceği zaman belli olan bin senelik bir ömre daha çok tercih edilir.1
Öte yandan ölüm anı belli olsaydı, ölüm ve hayatı imtihan için yaratan Cenab-ı Hakk'ın bu âleme koyduğu imtihan sırrı da anlamsız kalırdı. İşte bir rahmet bir eseri olarak, insan hayatının ne zaman sona ereceğini Yüce Allah gizlemiştir. Bunu gaybî meseleleri kuşatan o sonsuz ilmine almıştır. Meselenin diğer bir ilginç yanı şu: İnsanların çoğu ölümü hatırına bile getirmezken hiç beklemediği anda ölüm kapısına dayanır, sıkıntıdan bunalan ve ağır hastalık çeken bazı kimseler de her an için ölümü beklerken, ölüm bir türlü eline geçmez. Bu açıdan ölüm insanın elinde değil, Kur'ân'ın ifadesiyle hayat kimin elinde ise, ölüm de onun elinde ve onun tasarrufu altındadır. Bu hususta manevi bir olay anlatılır. Gerçi bununla bir hükme varılmaz, ama ölüm konusunda akla kapı açması açısından önemlidir.
Hz. Azrail, bir defasında Süleyman Aleyhisselam'ın ziyaretindeyken orada hazır olanlardan birisinin yüzüne dik dik bakar. Adamcağız tedirgin olur ve kendisine dik dik bakan kişinin kim olduğunu Hz. Süleyman'a sorar. Hz. Süleyman da o kişinin Hz. Azrail olduğunu söyler. İyice korkuya kapılan adam Hz. Süleyman'dan bir istekte bulunur: "Niye baktığını anladım. Ey Allah'ın peygamberi, rüzgarı Allah senin emrine verdi. N'olursun, rüzgâra söyle de, beni Hindistan'a götürsün." Süleyman Aleyhisselam adamın dileğini yerine getirir. Adam kısa bir süre içinde kendini Hindistan'da bulur. Bir zaman sonra Hz. Azrail Süleyman peygamberin ziyaretine gelince Hz. Süleyman ona sorar:
"O adamın yüzüne neden dikkatlice bakmıştın?" Hz. Azrail'in cevabı anlamlıdır: "O adamı görünce hayret ettim. O gün onun ruhunu Hindistan'da almak için görevlendirilmiştim. Oysa adam huzurunuzda duruyordu."2
Omeşhur sözde olduğu gibi, insan bugün ölecekmiş gibi âhirete, yarın ölecekmiş gibi de dünyaya çalışması gerekir. Ancak ne zaman gelirse gelsin, ölüm inanan bir insan için bir terhistir, bir paydostur, bir yer değiştirmektir, dünya sıkıntılarından kurtulmaktır, sevdiklerinin bulunduğu nurlu âleme bir geçiştir, sevgiliyle buluşmaktır, sonsuz yaşamaya atılan bir adımdır.
1. Sözler, 315.
2. Sahih-i Buharî Tecrid-i Sarih Tercemesi,
3: 311.
Bugün