Mustafa Kutlu'nun yazısı
Kainat Kitabı
Modern şehrin insanı tabiatla bağını koparınca Kainat Kitabı'nı okuma şansını kaybetti. Şehirler artık beton, asfalt, demir, plastik vb. karışımı bir şeydir. Havası kirlenmiş, suyu klorlanmıştır. Bitkiler şehirlerde bitki değil birer süstür. (Salon bitkilerini hatırlayın. Bunların plastikleri var gerçeğinden farkedilmesi zor).
Oysa Cenab-ı Hakk Kur'an-ı Kerim'de Kainat Kitabı'nı okumamızı emrediyor. Böylece Cenab-ı Hakk'ın azametini ve rahmetini daha kolay kavrayabiliriz.
Hz. Peygamber Hıra Mağarası'na tefekkür için gittiğinde uzlete çekilmiş oluyordu. Yine Kur'an-ı Kerim'de bunun ona sevdirildiği belirtiliyor.
Kainat Kitabı'nda yer alan bütün unsurlar Cenab-ı Hakk'ın birer âyetidir. Uzay, gezegenler, yıldızlar, güneş, ay, mevsimler, dağlar, denizler, ağaçlar, bitkiler, hayvanlar ve bütün bunlar arasında kurulmuş olan denge– âhenk.
Kainatta bulunan her şey insanoğluna ihsan edilmiştir; bize düşen şükür ve dua ile teslimiyet. Sadece "ağaç" deyip geçemeyiz. Bunun söğüdü var, meşesi var, ıhlamuru var, erguvanı var. Var oğlu var. Her birinin ayrı bir neşvesi, ayrı bir güzelliği var. "Balık" deyip geçemeyiz. İstavriti mezgitten ayırabilmeliyiz. (Bilhassa şair ve yazarlar bu ayrıntıları atlamamalı, çiçek-böcek edebiyatına hor bakmamalı). Ne yazık ki modern kentlerde yetişen "balkon çocukları" tavuk ile horozu farkedemiyor. Görürse korkuyor. Buna çare olarak evlerde hayvan besleme âdeti çıkarıldı, ama o hayvanların genetiği-cinsi ile o kadar oynandı ki köpekler meselâ köpek olmaktan çıktı. Zaten onlara "süs köpeği" deniyor, tıpkı "salon bitkisi" gibi.
Şehirlerde sırf hava olsun diye Kangal beslemek de moda oldu (Tıpkı daracık sokaklarda koca koca ciplere binmek gibi). Bu Kangalları görünce çok üzülüyorum. Bunlar bozkırın, dağın, tepenin, otun, gevenin ve bilhassa sürünün yanında olmalı. Bir Kangal'ı en fazla mutlu eden şey, sürüyü güderken geçirdiği zamandır. Kangal yetiştirenler (sürü sahipleri) bunu bilir.
Bu yazıyı yazmama sebep olan şudur: Bir gazetede okudum. "Doğa Okulu" diye bir okul varmış ve ücretsiz eğitim veriyormuş. Eğitime katılan çocukların yatak ve yemek masrafları "Doğa Derneği" tarafından karşılanıyormuş. Katılma şartı da şu: Üniversite mezunu veya son sınıf öğrencisi olmak. Okul 2006 yılından bu yana eğitim veriyor. Bu yılki eğitim uluslarası olarak gerçekleştirilmiş, Türk ve Gürcülerden oluşan ekip 16 kişi olup Doğu Karadeniz'de çalışmış.
İspir'de Verçenik Yaban Hayatı Geliştirme Sahası'nda konaklamışlar.
Daha önceki eğitimler Kastamonu, Van, Datça, Samsun ve Birecik'te yapılmış. Saha çalışması yapan öğrenciler bulundukları bölgenin ekolojisini tanıyorlar. Oralarda yaşayan hayvanları, kuşları, bitkileri, ağaçları birbirinden ayırt edebiliyorlar. Sevmek için tanımak şarttır.
Eğitime Giresun'dan katılan bir öğrenci "önceleri doğaya ne güzel diye bakıyordum; şimdi bu güzelliklerin korunması için neler yapabilirim diye düşünüyorum" demiş.
Biz ilkokulda okurken "Tabiat Bilgisi" diye bir dersimiz vardı. Ortaokul'da "Tarım" dersi gördük. Arpayı buğdaydan, yoncayı yulaftan ayırabiliyorduk.
Ülkede tarımın gözden düşmesi, sanayinin öne geçmesi ile bu gibi şeyler gereksiz görüldü.
Şimdilerde bütün dünya ile beraber sanayinin bu çılgın gelişmesinin yeryüzünü nasıl harap ettiğini keşfediyoruz. İnsanoğlu yeniden tabiata dönecek belki ama nasıl?
Bir kere onunla konuşma-anlaşma melekesini kaybetti. Yıllarca tabiata düşman olarak baktı ve onu yenmek için çırpındı. Bir zafer kazandı elbet ama ne pahasına?
İlk ve orta öğretimde yeni bir yolun açılmasını; öğrencilerin kıra bayıra çıkartılarak onlara çevrenin tanıtılmasını teklif ediyorum. Bu iş kitapla olmaz. Bir çocuk "kuşburnu"nun ne kadar faydalı bir bitki olduğunu kavramak için kuşburnuya dokunmalı, meyvesini koparmaya çalışmalı, bu arada dikenleri eline batarsa kanamalıdır. O bir damla kan ile kuşburnunun kırmızısı çocuğun aklında kalacak, onu ömür boyu unutamayacaktır. (Önemli not: C vitamini açısından kuşburnu 400 birim, portakal 30 birimdir).
YENİ ŞAFAK