Ekrem Dumanlı'nın yazısı
İnsan tüketme sanatının 'sağ'ı 'sol'u yok
Sağ da hata yaptı sol da. Lakin söylemezsem haksızlık yapmış olurum: En çok sol yaptı bunu; bilerek, planlayarak, estetize ederek… Said Nursi, Mehmet Akif, Nurettin Topçu, Cahit Zarifoğlu, Necip Fazıl gibi
isimlerin öcü gibi gösterilmesini bir kenara kaydedin; peki, yaşayanların görmezden gelinmesine ne demeli?
Önce Soner Yalçın yazdı; ardından Serdar Turgut o yazıya atfen bazı tespitlerde bulundu. Said Nursi ile Cemil Meriç’in ortak özellikleri üzerinde durulan yazıda Yalçın, sağ ve sol kesimin ideolojik yaklaşımlardan dolayı bazı aydınları yeterince tanı(ya)madığını söylüyor ve yazısına son noktayı şöyle koyuyordu: “Solcuların Cemil Meriç’ten özür borcu var.”
Bu yazıyı okuduğumda hazin bir hatıra canlandı gözümün önünde. Tarihî bir gecede bir televizyon programının konuğuyuz. Karşımda her meseleye hararetle yaklaşan, her alanda atıp tutmayı (hatta bu arada dinî konularda devasa içtihatlarda(!) bulunmayı) maharet sayan bir yazar da vardı. Sekiz dakikalık reklam arası verilmiş. Yazar, çantasından bir kısım belgeler çıkarmak için çabalayıp duruyor. Merakımı celbetti ve sordum: “Hayırdır, vesikalarla gelmişsiniz.” Daha bir heyecanla “Görürsünüz, biraz sonra bazı alıntılar yapacağım” dedi. Gazete kupürünü görünce anladım ki canlı yayına girildiğinde Ümit Meriç ile yapılmış bir söyleşi masaya yatırılacak ve orada ifade edilen bir cümlenin üzerinden başörtüsü sorununa dair önemli analizler (!) ortaya konacak. Birazdan yaşanacakları tahmin ettiğim için dayanamadım ve “Umarım Ümit Meriç’i tanıyorsunuzdur!” dedim. Aldığım cevap yüreğimi ağzıma getirdi: “Tanımak zorunda mıyım?”. Ne yaparsın böyle vahim bir manzara karşısında. Ünlü şovmen Beyaz’a özenerek başladım kısa bir tanıtım yapmaya. “O bir profesör. O bir sosyolog. O bir entelektüel…” Bu sözler üzerine gazete kupürünün çantaya yeniden avdet ettiğini gördüm. Ne var ki bu sefer de içime başka bir kuşku düşmüştü. Bir yandan kabalık etmek istemiyorum; diğer yandan sormasam ömür boyunca rahatsız olacağım bir soru beynimde uğulduyor. Olabildiğince nazik bir edayla sordum: “Peki siz, Ümit Hanım’ın babasını; yani Cemil Meriç’i tanıyor musunuz?” Önce tuhaf tuhaf baktı popüler köşe yazarı ve sonra keskin bir cümleyle karşılık verdi: “Tanımak zorunda mıyım?” Benim yerimde olsanız ne dersiniz Allah aşkına? Bırakın Cemil Meriç’e kasten haksızlık yapmayı, onu unutmayı ya da unutturmayı; onun adını bile duymamış. “Olabilir efendim; duymamış, görmemiş, okumamış olması suç mu?” diyebilirsiniz. Nitekim tartışma programlarının cerbezeli ismi de bana böyle söyledi. Ben de mecbur kaldım ve son sözümü şöyle ifade ettim: “Evet tanımak zorundasınız. Bu ülkede yazarlık yapıyorsanız, Cemil Meriç’i de, Kemal Tahir’i de, Necip Fazıl’ı da, Nazım Hikmet’i de tanımak zorundasınız…”
Türkiye’nin kanayan bir yarasıdır bu. İnsanlar insanları tanımaz; tanımadığı halde yazar, çizer, konuşur, mangalda kül bırakmaz. Müsaadenizle bir hatıramı daha nakledeyim: Kültür-sanat sayfasında muhabirlik yapıyorum. Fethullah Gülen’in yeni çıkan bir kitabı hakkında bir haber çalışıyoruz. Cumhuriyet’te Allah’ın her günü Gülen hakkında yazı yazan bir adamı da aradım. İlk sorum: “Fethullah Gülen hakkında sıkça yazıyorsunuz; acaba herhangi bir kitabını okudunuz mu?” Hikmet dolu bir cevap (!) geldi: “Ne gereği var; o benim kitabımı okumuş mu ki!” Tabii bu müthiş (!) cevap karşısında söylenecek söz bulamıyorsunuz. Ne deseniz nafile çünkü. Mesela “Be kardeşim Fethullah Gülen senin hakkında yazı yazmıyor ki seni okumak zorunda olsun. Okumaya, hatta anlama gayreti içinde olmaya mecbur olan sensin, sen!” diyemiyorsun. Kulaklarını tıkamış, gözlerini kapamış ve ezberinde tuttuğu beş-on cümle ve üç-beş varsayımla yazarlık serüvenini noktalayan adama ne denebilir ki! Düşünebiliyor musunuz aradan on yılı aşkın bir zaman geçti bu insan halen Fethullah Gülen hakkında her gün yazıyor ve iddiam o ki Gülen’e ait tek bir satır bile okumuş değil.
Daha kötüsü de var: Bazen önyargı yetmiyor; peşinen verilen hükümlere hüccetler aranıyor. Yukarıda bahsettiğim Cumhuriyet yazarıyla ilgili bir anımı daha kaydediyorum buraya. Washington’da bir grup gazeteci arkadaşla yemek yiyoruz. Yanımızda uzun yıllar önce Cumhuriyet’in Washington temsilciliğini yapmış bir meslektaşımız da var. Fehmi Koru’ya dedi ki “Fehmi Bey, benim size özür borcum var.” Nakletti başından geçenleri. Meğer Gülen uzmanı (!) yazar (o dönemde yayın yönetmeni) telefon açıyor ve diyormuş ki “Bu Fehmi Koru’nun Harvard mezunu olmadığını ispat et!” Karar, ta baştan verilmiş. Delil sonra bulunacak(!). Bu nedenle Washington temsilcisi Boston’a gider ve Harvard’da araştırma yapar. Bütün belgelere ulaşır ve görür ki o dönemde Zaman Gazetesi başyazarlığı yapan Fehmi Koru yıllar önce Harvard’da okumuş ve mezun olmuştur. Durumu yöneticisine beyan eder. Karşıdan hakaretamiz bir öfke yükselir ve “Kardeşim sana onu soran mı var; adamın Harvard’dan mezun olmadığını ispat edeceksin” denir. Bu anlattığım bir şehir efsanesi değildir. Bahsi geçen olay nakledilirken pek çok gazeteci de konuşulanları dinliyordu. Dikkat ettim; kimse yadırgamıyordu yaşananları. Zira bu ülkede bir aydını, bir mütefekkiri, bir gazeteciyi, bir sivil toplum öncüsünü hırpalamak için her şey yapılır. Didik didik edilir insanların özel hayatları, aile bağları, insanlarla ilişkileri. Oradan bir çarpıcı tablo(!) devşirilemezse birtakım kurgulara başvurulur kimi zaman. Yalanlar, yakıştırmalar, dedikodular, iftiralar…
Aslında sağcılık solculuk bir vesiledir; hatta kutsanmış birer maskedir. İnsanları yok saymak ya da yok etmek için kullanılır ideolojiler. Eli kalem tutanların bir kısmında can yakmak, ihtirasa dönüşmüştür adeta. Hatta kimisi eline geçirdiği bir gül ile dostlarının kalbini delik deşik eder. Türk düşünce ve edebiyat tarihi Hallac-ı Mansurlar tarihidir. Malumunuz, Mansur taşlanırken acı bir tebessümü yüzünden hiç eksik etmez. Recmedenlerin cehaletine gülümseyip geçmekten başka çaresi yoktur. Ne var ki dost bildiği biri yaklaşır o esnada ve bir gül atıverir Hallac’ın sinesine doğru. Hallac’ın hıçkırıklara gömüldüğü an, işte o andır.
Bilgisizliğin bile mazur görülebilecek bir yanı bulunabilir; yeter ki anlama gayreti içinde çırpınabilsin insanlar. Ancak, insanları daha baştan mahkûm etmenin hiçbir makul gerekçesi olamaz. Maalesef sağ da hata yaptı bu konuda sol da. Nazım Hikmet, Oğuz Atay ve Sabahattin Ali ve İdris Küçükömer’i zamanında tanıyamadı. Lakin söylemezsem haksızlık yapmış olurum: En çok sol yaptı bunu; bilerek, planlayarak, estetize ederek… Said Nursi, Mehmet Akif, Nurettin Topçu, Cahit Zarifoğlu, Necip Fazıl gibi isimlerin öcü gibi gösterilmesini bir kenara kaydedin; peki, yaşayanların görmezden gelinmesine ne demeli? Sezai Karakoç, Mustafa Kutlu, İskender Pala, Ali Çolak, Sevinç Çokum, Beşir Ayvazoğlu… Liste uzayıp gidiyor. O kadar çok insana gizli boykot uygulanıyor ki! Daha ötesi de var: Bir zaman “solcu” kategorisine dâhil edilmiş; ancak bugün “sağ”da yazdığı düşünülen insanlara bile korkunç bir ambargo uygulanıyor. Sezer Tansuğ’a yapılanların bizzat şahitlerindenim. Hilmi Yavuz gibi, Selim İleri gibi değerli kalemler hakkında zaman zaman sarf edilen nâbeca nâseza sözlere de aşinayım.
Aydın olmak için önce izan ve insaf sahibi olmak gerekir; bir de ma’şeri vicdanda yankılanan bir kısım iniltiler duymak. Bakın, 1952’de kendini ziyarete gelen Eşref Edip’e ne diyor Bediüzzaman: “Beni anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar. Beni skolâstik bataklığa gömülmüş bir medrese hocası zannediyorlar… Bana, şuna buna niçin sataştın diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış ne ehemmiyeti var.”
O kadar çok yürek acısı var ki hangisine dokunsanız bin âh işiteceksiniz. Değer mi bu kadar acımasız olmaya!
ZAMAN - CUMARTESİ