Yeni Şafak Yazarı Prof. Yasin Aktay, Türkiye’deki darbelerin siyasetçilerin orduyla işbirliği yapmasından kaynaklandığını belirterek “Muhalefettekilerin darbecilerle işbirliği yapmış olması onlara meşruiyet kazandırıyor.” dedi.
Moral FM’de “Sırrı Er’le Basında Bugün” programında konuşan Yeni Şafak Yazarı Prof. Dr. Yasin Aktay, ÖDP Genel başkanı Ufuk Uras’ın ”12 Eylül Rejimi tehlike altında” açıklamasına katılmadığını belirterek ”Bazı partiler ve örgütler bütün kötülüklerin başlangıcı olarak 12 Eylül’ü gösteriyor. Bu darbe ülkemiz için zararlı sonuçlar doğurmasına rağmen bütün kötülüklerin anası değildir.” dedi.
Prof. Dr. Aktay, geçtiğimiz 2 seneden beri gerçekleştirilen bombalama ve cinayetlerin hain emellerini gerçekleştirmek isteyen Ergenekon tipi örgütler tarafından yapıldığını ifade ederek “İki sene evvel “tehlikenin farkında mısınız?” sloganıyla bazı kampanyalar düzenlendi. Ezici çoğunluğu bulunan iktidar partisini devirmek için büyük bir korku kampanyası pompalandı. Bu kampanya bir tarafı suça bulaşmış bir odak tarafından gerçekleştirildi. Bunlar amaçlarını gerçekleştirmek için kendi tarafında olduğu bilinen kişileri öldürmekten, kendi tarafındaki kişilere bomba atmaktan geri durmadılar.” diye konuştu.
TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?” DENİLEREK HALK KORKUTULDU
ÖDP Genel başkanı Ufuk Uras yaptığı açıklamada son günlerde meydana gelen olaylar nedeniyle tehlikede olanın cumhuriyet rejimi değil 12 Eylül rejimi olduğunu söyledi? Siz de aynı görüşte misiniz?
Tehlikede olanın ne olduğu sorusu bir süre öncesinin tartışma konusuydu. Ufuk Uras’ın yaklaşımı cumhuriyetin kesinlikle tehlikede olmadığı yönünde olmasına rağmen bir-iki sene evvel “Tehlikenin farkında mısınız?” sloganıyla bazı kampanyalar düzenlendi. Bu yolla halk korkutulmaya çalışıldı. İktidarı çoğunluğunun desteğiyle yürüten partinin rejimi ortadan kaldırıp insanların yaşam biçimini değiştireceğine dair büyük bir korku kampanyası pompalandı. Bunun sonucunda da bazı çevreler zaten doğal olarak var olan korkuları suni olaylarla daha da artırma gayreti içerisine girdiler. Bu korkular üzerinde siyasi taleplerini dile getirmek ve iktidara yaptırmak istediler. Adeta halkı araç olarak kullandılar. Dünyada aslında korku üzerinden siyaset yapmak kınanan ve tepki çeken bir siyaset suçu olmasına rağmen böyle bir yol izlendi. Bunun adı fobi ya da İslamifobi olabilir. Fobya duygusunu siyasi bir araç olarak kullananlar genellikle insanların duygularıyla oynayanlardır. Zaten doğal olarak var olan duyguyu tahrik edip karşı tarafın hayat hakkını engellemek istemek aslında suçtur. Bu suçun gözümüzün önünde hem de sistematik bir biçimde uygulandığı ortaya çıktı. Bu kampanya tam da bir tarafı suça bulaşmış bir odak tarafından gerçekleştirildi. Korkutmayı daha fazla arttırtmak için kendi tarafında olduğu bilinen kişileri öldürmekten, kendi tarafındaki kişilere bomba atmaktan geri durmamıştır. Kazayla Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombalardan birisi sonucu insanımız yaralanabilir hatta ölebilirdi. Her ne kadar ben bunları söylüyorsam da yargı aşamasında olduğu için bir iddia ve itham olduğunun unutulmaması gerekir. Olayı 12 Eylül’le bağlantısının kurulmasının nedeni bazı partilerin ve örgütlerin bütün kötülüklerin başlangıç noktası olarak 12 Eylül’ü göstermesinden kaynaklanıyor. 12 Eylül bir kötülük olmasına rağmen bütün kötülüklerin anası değildi. O da bir darbeydi ve aynı zihniyetten kaynaklanan bir durumdu. O dönemde de bugüne benzer süreçlerden geçilmişti. Askeri darbeye zemin hazırlamak için anarşi ve terör ortamının, bir takım hadiselerin planlandığı ve hayata geçirildiğini biliyoruz. Mesela Bahçelievler katliamı darbe sürecini hızlandırmak için planlanan ve birçok vatandaşımızın öldüğü eylemlerdi. Sabah sol görüşlü kişilerin bulunduğu kahvehane taranırken akşamda aynı silahlarla sağcılar öldürülüyordu. “İnsan insanın kurdudur” şeklindeki meşhur bir sözden yola çıkarak insanı başıboş bırakırsan anlaşamazlar ve kavga ederler. Otoriter ve güçlü bir irade ancak onları bir arada tutabilir” diyerek halk arasında darbe havasını yayma girişimleri yapılmıştı. Hatırlarsanız 1 Mayıs olayı 35 kişinin öldürüldüğü bir hadisedir. Olayı gerçekleştirenlerse yine bugüne benzer mihraklar tarafından yürütülmüş olduğu bilinmelidir. 12 Eylül’ü değerlendirirken darbeye götüren süreci ve arkasındaki güçleri de unutmamak gerekir.
Ergenekon Soruşturması’nın İtalya’daki Temiz Eller Operasyonu’na benzediği öne sürülüyor. Bir sosyolog gözüyle bu konuyu değerlendirir misiniz?
Temiz eller operasyonu meselesine gelirsek tabi ki çok benziyor. Ama kuşkusuz Ergenekon Operasyonu’na gereğinden fazla da rol atfetmek gerekmiyor. Sonuçta birkaç cinayet ortaya konsa bile bir kardır. Fakat bu sürecin sonunda yakalanan ve tutuklanan kişilerin ilişkileri tanışıklıktan dolayı olduğu görülüp serbest bırakılabilinir. Suçu var olduğu halde yakalanamayanlar olabilir. Burada önemli olan bu operasyon sonucunda bu tarz çetelerin hedefledikleri manipülasyonlara karşı bir tepkinin doğmasıdır. Hemen ülkede ufak bir kaosun ardından askeri müdahale gündeme geliyorsa bunun biraz da Agâhta Cristie’nin romanlarında görünecek ve gerçekte var olması imkânsız bir durum olduğu ortaya kondu. Bu tarz bir örgütlenmeler tarihin ilk dönemlerinden bu yana süregelmiştir. Fakat korku siyasetinin yok olması açısından sonuçları Temiz Eller Operasyonu’na çok benzeyecektir. Sonuçta bu tip hadiseler son bulamayacak. Görünen Ergenekoncuların bunlardan ibaret olmadığı gerçeği ortada olsa bile kamuoyunda vicdanen bir rahatlama söz konusu olabilir. Bu olaylardan sonra 12 Eylül’e ve geçmişe yeniden göz atarak daha vicdani bir muhasebe yapabiliriz.
ANTİ DEMOKRATİK SUÇLAR SADECE ANAYASA’DAN KAYNAKLANMIYOR
Türkiye’nin bugünkü yargı ve üniversite sistemi 27 Mayıs Anayasası’yla şekillenerek hâkimiyet bu kurumlara verilmişti. Yani Atatürk’ün başlattığı “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” anlayışından her gün uzaklaşılıyor diyebilir miyiz?
19660 Anayasası’yla birlikte kurumsal egemenliğin ortaya çıktığı bir gerçek fakat tüm sorunlar bence bundan kaynaklanmıyor. Bu kurumların 1960 Anayasası’nın kurumlara çizdiği sınırları ve yetkiyi tanımamış olduğu görülüyor. Bu anayasa orduya istedikleri zamanda ülkeye müdahale hakkı tanımıyor aslında. Bu yanlışlık ve hak ihlali biraz siyasetçilerin orduyla işbirliği yapmaları ve siyasi boşluğundan kaynaklanıyor. Mesela darbe muhalifini geliyorsa bunların sus pus olması darbecilerle işbirliği yapmış olması onlara meşruiyet kazandırıyor. Anayasanın zoraki olarak aşılmasını bir teamül haline getiriyor. Hatırlayın 367 yorumuna Anayasa Mahkemesi’nin bir yetkisi yol açmış değil. Bir siyasi partinin yetkisin daraltma pahasına gidip mahkemeye taşıması sonucu oluşmuştur. Ordunun darbe yapmasına alkış tutulması da olmuştur. Hatırlarsanız 28 Şubat’ta dönemin Başbakan’ı Erbakan baskılara karşın meclisteki partilerden destek alıp bu bir siyasete müdahale demeye çalıştı fakat o zamanın siyasi partileri ellerini ovuşturarak askeri görevlilerin eylemlerini onayladılar ve kendilerine gelecek payı iştahla beklemeye başladılar. Bu süreçte aslında darbelerin önünü açıyor. Bugün maruz kaldığımız antidemokratik çabaların sadece anayasadan kaynaklandığını söylemek kolaycılık olur.
Www.Moralhaber.Net