Her çeşit çabayı gösterdik ama “enflasyonlu günlere” geri dönmeyi engelleyemedik. Üstelik Merkez Bankası, “enflasyon hedeflemesi” yaparak, ekonominin canına okumasına rağmen, enflasyona bu kez de laf geçiremedi.
Temmuz enflasyonu “korkulu günleri” hatırlatan bir şekilde ortaya çıktı. TÜFE, yani tüketici fiyat endeksi, Temmuz ayında, elektriğe yapılan yüzde 21’lik zamdan aldığı destekle, yüzde 0.58 çıktı ve TÜFE’deki yıllık enflasyonu yüzde 12.06’ya taşıdı.
İlk başlarda bu yıl için enflasyon hedefi yüzde 4 olarak açıklanmıştı. Daha sonra yüzde 9.3’e, son olarak da yüzde 10.6’ya revize edilmişti. Yüzde 4 nerede, yüzde 12.06 nerede?
ÜFE, yani üretici fiyatları ise tam anlamıyla “alarm” veriyor. Üretici fiyatlarında yıllık artış, yüzde 20’ye dayanmış durumda. ÜFE’deki artışa da elektrik fiyatları neden oldu. Tarım fiyatlarında düşüş olmasına rağmen, elektrik fiyatlarının sanayide yüzde 22 artması, maliyetleri etkiledi ve Temmuz ayında ÜFE, bir önceki aya göre yüzde 1.25 arttı. Bu artış da yıllık bazda ÜFE’yi yüzde 18.41 ile yeni bir rekora koşturdu.
Asıl korkulan günler bundan sonra gelecek. Daha önceleri Toptan Eşya Fiyat Endeksi dediğimiz ÜFE, yüzde 20’lere doğru giderken, üretici fiyat endeksinin yüzde 12’lerde kalması mümkün değil. ÜFE mutlaka ve mutlaka, TÜFE’yi de yanına çekecek. Böylece fiyat artışları devam edecek.
ÜFE’nin, yani “toptan” satış yapanların, sürekli olarak zararına mal satmaları mümkün mü? Bir satar, iki satar ama üçüncüde mutlaka malına zam yapması kaçınılmaz olur.
Şu sıralar, bizim “maliyet enflasyonu” dediğimiz, enflasyon hüküm sürüyor. Onun için, Merkez Bankası yetkilileri, sanki kendi suçları yokmuş gibi, topu hükümetin üzerine atıyorlar ve elektrik ve yakıt zammı, doğalgaz zammı diyerek, hükümetin maliyetler üzerine yük bindirdiğini öne sürüyorlar. Kısmen doğru.
Merkez Bankası’nın klasikleşmiş uygulaması, “yüksek faiz- düşük kur” politikası, bugünlere gelinmesine neden oldu. Enflasyonun alıp başını gitmesinde de “yüksek faiz- düşük kur” uygulamasının rolü var.
Merkez Bankası’nın, “enflasyon hedeflemesi” adına, uyguladığı, “yüksek faiz- düşük kur” politikasının sonucu Türk Lirası, sürekli olarak değer kazanıyor. Türk Lirası değer kazandıkça da Türk şirketlerinin, “rekabet gücü” düşüyor, maliyetleri yükseliyor.
Ekonomiyi ayakta tutmaya çalışan hükümet de, değerli Türk Lirası nedeniyle, dara girmiş, tekstil gibi, turizm gibi sektörlerde, kaçınılmaz olarak “iyileştirme operasyonları” yapıyor. KDV, ÖTV gibi vergileri indiriyor, ucuz elektrik ve ucuz doğal gaz veriliyor, bazı sektörlerde ucuz mazot uygulaması da yapıyor.
“Ne var bunda, hükümet herkese destek verebilir?” diyebilirsiniz ama kazın ayağı hiç de öyle değil. Hükümet bu desteği kimin kesesinden veriyor? Senin, benim, halkın parasıyla, “yüksek faiz- düşük kur” politikasının sonucu olarak “dara düşmüş” şirketleri kurtarmanın faturası, halka çok daha ağır bir “kazık” olarak geriye dönebilir.
Hükümet, bu yardım için kime başvuracak, doğal olarak kendi Hazine’sine. Ya yeni ve ek vergiler konularak, kaynak yaratılmaya çalışılacak, ya da Hazine, Merkez Bankası’ndan borç isteyecek.
Böylece eski günlere bir dönüş yapmış olacağız. Merkez Bankası bu talebi karşılayabilmek için kendisini “para basmak zorunda” hissedecek. Karşılıksız olarak basılan paranın enflasyonu “jet hızıyla” yükseltmesi ise kaçınılmaz olacak.
Sonuçta enflasyonu düşürmek için, bir çare olarak sarıldığımız, “yüksek faiz- düşük kur” politikası, bizi tam tersine, “yüksek enflasyonlu bir döneme” taşımış olacak. Haydi hayırlısı olsun.
BUGÜN