Mehmet Ali Kışlalı'nın yazısı
PKK için geçerli yöntem
ABD’nin Brookings Enstitüsü’ndeki bir toplantıda eski Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Nicholas Burns, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin genel durumunu eleştirerek, ciddi bir modernizasyon gereksinimi içinde olduklarını söylemiş. NATO içinde en az reforme edilmiş güç olduğunu, elindeki silahlardan çoğunun modasının geçtiğini öne sürmüş. Başka birçok ayrıntı da verip tavsiyelerde bulunmuş. Konuşmanın tam metnine ulaşamadığım için, bu önerilerini karşılayacak kaynak hakkında bir şey söylemiş mi öğrenemedim.
Savunması gereken kara, hava ve deniz alanlarının büyüklüğü dolayısıyla TSK’nın NATO içinde ABD’den sonra en büyük gücü muhafaza etmek zorunda olduğu, ama bu görev için sağlanması gereken tüm gereksinimlerin ancak ekonomisinin izin verdiği ölçüde karşılanabildiği bilinir.
Teçhizat ve silah durumunu eleştirmek için yabancı görüşüne de gereksinim duyulmaz. Ama bu maddi alandaki eksiklikler başka alanlarda özverili yaklaşımlarla karşılanmaya çalışılır.
Kanımca TSK ile ilgili olarak yapılması gereken irdelemelerin başında, NATO stratejisine göre alınması gereken önlemlerden önce, PKK’nın yarattığı terörle mücadele için en geçerli yöntemin saptanıp uygulanması gelmelidir.
Cumhuriyet tarihi içindeki başlangıç bölümleri bir yana, 1984’ten bu yana yaşadığımız mücadele bölümü içinde, TSK’nın aşama aşama nereden nereye geldiğini oldukça yakından izlemiş bir gazeteci olarak, artık bu konuda daha açık bir tartışma dönemine girmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Türkiye’nin halen karşı karşıya olduğu ve görünür gelecekte de sürecek gibi olan, terör karşısındaki mücadele bir asimetrik savaş olduğuna göre, ona uygun daha geniş bir örgütlenme gereksinimi Genelkurmay’ca muhakkak hissedilmekte ve önemli adımların atıldığı da görülmektedir.
Bu adımların içinde belki bu savaşa uygun yeteri kadar gelişmiş silah, örneğin saldırı helikopteri ya da zırhlı araç yoktur. Ama daha önemlisi; terörist militanlar gibi, onların yaşadığı yerlerde yaşayabilecek, onlardan daha iyi mücadele edebilecek profesyonel birimler geliştirilmektedir.
Şimdiye kadar nedense gereken önemin verilmediği varsayılan bu alanın artık öncelik kazanmakta olduğunu görüyoruz.
Dünyanın en güçlü devletlerinin hiçbiri, İngiltere’nin 2. Dünya Savaşı sonunda Malaya’daki komünistlere karşı kazandığı mücadele hariç, asimetrik savaş kazanmamıştır.
Bunun son örnekleri Irak ve Afganistan’da görülmektedir.
Her fırsatta ifade ettiğimiz gibi, Türkiye’nin PKK’ya karşı sürdürdüğü mücadeledeki şansı, mücadelenin kendi toprakları üzerinde, kendi vatandaşlarının büyük desteğini yanına alarak sürdürebilmesinden ileri gelmektedir.
PKK Güneydoğu’da vatandaşlardan istediği desteği sağlayamayınca her geçen gün onlardan daha fazla tecrit edilmekte, TSK’nın profesyonelleşen birimleri karşısında daha güç durumlara düşmektedir.
Kuzey Irak’taki güvenli üs bölgelerini de, son TSK uygulamaları karşısında kaybetmektedir. Böylece, bu tip mücadelelerde bir hedef olan, olayların güvenlik güçlerince kabul edilebilir şiddet düzeyinin de altına düşürülmesi olasılık kazanmaktadır.
Türkiye’nin süren asimetrik savaştaki ciddi eksikliklerinin başında mücadeleye asker dışında devletin diğer kurumlarının katılmamaları geliyor.
Bakın ABD’nin son iki yılda bu tür mücadele için yürürlüğe soktuğu talimnamede görev aldığı görülen devlet kurumları hangileri: ‘Dışişleri Adalet-Maliye-İçişleri-Enerji-Tarım-Ticaret-Ulaştırma-Gümrük bakanlıkları.’ Bunların dışında, faaliyet alanları dolayısıyla mücadeleye çeşitli boyutlarda katkıda bulunabilecek Sivil Toplum Örgütleri.
Türkiye’nin vakit geçirmeden asimetrik savaşın tüm bilinen yöntemlerini harekete geçirmesi, mücadeleyi sadece askere ihale ederek kenara çekilmemesi gerekiyor.
Bu konuda dişe dokunur bir gelişme görüyor musunuz?
RADİKAL