Ersin Çelik'in röportajı
Yazdığı öykülerle edebiyat dünyasında adından söz ettiren Yıldız Ramazanoğlu, bu sefer; mazlum insanların, sömürülüşlerini, acılarını, başlarından aşağı yağan bombaları, işgal edilişlerini ve çaresizliklerini zihinlere mıh gibi çakan Bağdat Fragman kitabı ile çıktı karşımıza. Adı Bağdat Fragmanı… Çünkü Bağdat; acıların başşehri, işgalin boynu bükük kenti… Kitabın içi, Bağdat kadar, Cibuti, Somali, Afganistan, İran, Etiyopya, Lübnan ile Filistin’de akan kan ve gözyaşlarıyla dolu.
Edebiyat Dünyası'ndaki ağırlığı kadar, Doğu Konferansı ve Küresel Bak’ın ön saflarından kopmadan, hak ve adalet arayışını temel alan pek çok organizasyonda, sivil itaatsizliğini gözler önüne seren Yıldız Ramazanoğlu Timaş Yayınları'nda çıkan Bağdat Fragmanı ile, Orta Doğu meselesine, yürekten bir bakış atarken, zihinlere, düşüncelere, saldırılara karşı kalpte birleşme çağrısı yapıyor...
Ramazanoğlu ile insanlığın çektiği acıların uzun metrajlı filmini zihinlerdeki 'siyah' perdeye yansıtan kitabını konuştuk...
- Bağdat Fragmanı’nın sayfalarından İslam Dünyası’nın çektiği acılar fışkırıyor ve okurken insanının vicdanı bir hayli yoruluyor. Bu kitap nasıl oluştu?
Küresel adaletsizliğin hukuksuzluğun artık katlanılmaz boyutlara geldiğini hissettiğimiz 90’lı yıllarda çıkış arayan bütün insanlara ve hareketlere kulak vermeye başlamıştım. 1999 Kasım’ında Dünya Ticaret Örgütü’nün Seattle’deki toplantısını protesto eden insanlara sert müdahale edilmesi Dünya Sosyal Forumu’nun kurulmasına neden oldu. Bu Richard Falk’ın kavramsallaştırmasıyla, vicdan sahibi erdemli ve hakça paylaşmadan yana olan insanların Yırtıcı Küreselleşmeye karşı aşağıdan Küreselleşmesiydi. Yaklaşık bir yıl sonra, 31 Ağustos 2001’de Durban’da Birleşmiş Milletlerin bir toplantısı oldu. Hedef her türlü ayrımcılığa, eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı bütün insanlığa ortak bir deklarasyon imzalatmaktı. Çok tarihi konuşmalar yapıldı. Amerika ve İsrail metni kabul etmedi, bana göre bu metin gezegenin bir yere çarpmasını önleyecek son çıkış gibiydi. Sonrası hepimizin bildiği 11 Eylül 2001. Ardından gelen işgaller, sonsuz özgürlük saldırıları. Mart 2003’de Bağdat’a girilmesi ise Orta Doğu’ya yaptığımız seyahatleri kaçınılmaz kıldı. Kitap bu yolculuklardaki mütevazı tanıklıklardan, bu vesileyle yazılan yazılardan oluştu.
- İran gözlemlerini yazdığınız bölümde ”Çevremizdeki komşularımız, kardeşlerimiz, mutlu olmadıkça, biz de olamayız. İşbirliği ve dayanışma için acele etmeliyiz” yorumuz var. Nerden ve nasıl başlamalıyız sizce?
Öncelikle bölgedeki bütün halkların kardeşliğini özümseyecek yeni bir zihinsel yapılanmaya ihtiyacımız var. Bu da dini, etnik, kültürel, coğrafi farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görüp bu farklılıklardan çatışma üretmek isteyenlere geçit vermemek. Bunun olabilmesi için bölge halkları olarak ne kadar yapay sebeplerle birbirimizden koparıldığımızı görmemiz lazım. Cesur yeni adımlar gerekli. Tanışma ve yüz yüze görüşmeler bütün bölgede çok geniş bir dayanışma ve işbirliği imkanı olduğunu gözler önüne seriyor. Sanatın ortak dilinin baş döndürücü etkisi ortada. Birbirimizin yaşam biçimine, hassasiyetlerine aşinalığımızın gelişmesine yol açacak, ilişkilerimize derinlik katacak olan karşılıklı edebi tercümeler, sinema etkinlikleri, bienaller, gitmeler gelmeler arttıkça, öteki biz gibi olur, kıyamaz oluruz, duyarsız kalamayız komşumuza yapılanlara böylelikle. Bölgenin ruhuna, birikimine, tarihine, bir arada yaşama iradesine yapılan saldırılara karşı kimse tek başına ayakta kalamaz. Bu çok açık. Ortak stratejik araştırma kurumlarının oluşturulması, sivil toplum örgütlerinin işbirliği yapması, hatta ortak ütopyalarımızın yeşertilmesi gerekir. Buradan bütün insanlığı adaletle ve eşitlikle kuşatacak dünya siyasetinin üretilmesi gibi. Endülüs’ten Çin’e kadar geniş bir alanda kurulan kalp medeniyetlerinin dayanağı olan İslami birikiminden yararlanmak gibi.
NASILSINIZ DEMEK ÖYLE UTANÇ VERİYOR Kİ
Dünyanın unuttuğu insanlar. Mesela Lübnan’daki Beddavi kampında kalan insanlar önce binlerce yıllık yurtlarından, Filistin’den sürülerek, şiddet yoluyla korkutularak evlerini terk edip gelmişler. Nahrül Barit kampına sığınmışlar. Zamanla burada bir hayat kurmaya yaralarını sarmaya çalışmışlar. Burası da bombalanınca kalan sağlar zaten son derece kalabalık olan Beddavi’ye yerleşmiş. Okullar, garajlar, bodrumlar, sokaklar her yer yerleşim yeri olmuş. İnsanlar sadece fiziki varlığını muhafaza savaşı veriyor. Hastalar inliyor, çocuklar sinirli, yaşlılar onurlu ve sessiz. Evlerine ülkelerine dönmeyi hayal etmeyi bırakın çoğu yakılan yıkılan eski kampı özlüyor. Gençler okulsuz ve işsiz. Kadınlar hüzün içinde, nasılsınız demek öyle utanç veriyor ki. Biri bize bu insanların neden bizim gibi ortalama bir hayat sürmek yerine sürekli öldürüldüklerini, oradan oraya sürüldüklerini, hangi suçlarından dolayı bunu hak ettiklerini açıklamak zorunda. Üstelik bir de küçük hesaplar peşindeki Arap politikacıların ve bu bizim meselemiz değil diyen dünyanın geri kalanının kayıtsızlığına katlanmak zorundalar. Buna biz de dahiliz.
- Cibuti’de yardım için gittiğiniz ücra bir köyün ileri gelenleri sizden gıdadan önce İslam’ın anlatılması için okul istiyor. Fakirlik ve çaresizliğe terk edilmiş bu insanlara önce din dedirten sebep ne sizce?
Burası eski Habeş toprakları. Neredeyse ilk Müslümanların hatıraları var. İslamla tanışmış bir millet. Bu inançla harekete geçmenin, onurlu bir yaşam kurmanın, mücadele etmenin bilgisi kuşaktan kuşağa aktarılmış. Son derece medeni ve güzel insanlar. Fransa bu Somali toprağını silah zoruyla çevirmiş, sömürge yapmış ve halkın gözünü açtırmamış. Şimdi de ABD gelip bölgenin en büyük askeri üssünü kurmuş. Din onlara insanların esirgediği ama Allah’ın verdiği doğal hukuku sağlıyor. Bu hukuk onlara diğer insanlarla eşit olma, hak sahibi olma, köle olmayı kabul etmeme hissini veriyor, özgürlüklerinin rızklarının hayallerinin peşinden gidip mücadele etmelerini söylüyor. Yaşam enerjilerini ve umutlarını inançtan alıyorlar. Sanırım yaşama sevinci, adalet umudu ve direnç verdiği için din su gibi gerekli.
- Seyehatlerinizde İslam dünyasının birçok aydın ve entelektüeli ile görüşme fırsatınız olmuş. İşgallere bakış açıları nasıl?
Elbette hepsi de temelde işgale karşılar. Marksistler, liberaller, İslamcılar bu konuda doğal olarak ortaklaşıyor. Fakat işgallere zemin oluşturan kimi zaaflar, bölgedeki demokrasi, fikir özgürlüğü problemleri, kadınlara yönelik bazı kısıtlamalar da tartışma konusu. Özetle direnme azmini kıran bütün uygulamalar, özgüven yıkımı yaratan totaliter rejimler, işbirliğimizi engelleyen dış politikalar her şey gözden geçiriliyor.
”BÜTÜN DÜNYA ONLARA KATİL DİYOR”
Aktivisti olduğunuz STK’larla katıldığınız barış için yapılan uluslararası toplantılarda konuşulanlar ve alınan kararların etkisi ne derecede?
Biz her şeyden önce insan olarak kendimize yakışanı yapmak zorundayız. Komşularımız evlerinde öldürülürken, şehirler yerle bir edilirken, müzelerde kütüphanelerde bir araya gelen insanlığın ortak birikimi, tarihi imha edilirken, halkların geleceği çalınırken görmezden gelemeyiz olanları. Onlara yapılan bize yapılmış demektir. Sivil inisiyatifler can suyu gibi. Vicdanları harekete geçiren çalışmalar. Kısa ve uzun vadede çok etkileyici olduğunu düşünüyorum. Irak Dünya Mahkemesi şimdilik bir yaptırımı olamasa da bütün işgalcileri ve katilleri yargıladı mahkum etti. Bütün dünya onlara katil diyor. ABD halkı nerede yanlış yaptık diyor, değişime oy veriyor. Küresel BAK meclisten tezkerenin çıkmasını, ABD askerlerinin pervasızca bizden geçişini, ülkemize silah yığılmasını, cinayetlerin buradan işlenmesini n engelledi. Bunlar azımsanacak şeyler değil. Yaptık da ne oldu demek yerine daha çok insanı bu hareketlere katmanın yolunu bulmak lazım.
- Tüm bunlar yapılırken diğer taraftan sizleri görmezden gelip bombardımana, i
İşgal altındaki insanlar bütün bu acılara kan ve gözyaşına rağmen şurada bir ağaç burada bir fidan diye hayatı yeniden inşa etmeye koyuluyorlar. Biz de onlar gibi sonuna kadar itiraz etmeye, direnmeye, karşı çıkmaya devam etmek zorundayız. Tam olarak ne istediğimizi de billurlaştırmalıyız bu arada. Zalim ve mazlum arasında çok ince bir çizgi var. Kimlik ve inanç politikaları içinde birinin diğerini tekrarladığı döngülerden nasıl kurtulabiliriz, buna da yoğunlaşma vakti geldi de geçiyor. Umutluyum her zaman, son kertede nihai olarak büyük bir hesap görüleceğine inanıyorum.
KALEMİNİ HALKIN KALBİNE BATIRIP YAZIYORDU
- “Kaydet Arabım” şiirini alıntıladığınız Filistinli dünyaca ünlü şair Mahmud Derviş geçtiğimiz günlerde vefat etti. Filistin insanının işgale karşı dik duruşunu anlatan şiirlere imza atan Mahmud Derviş için neler söylemek istersiniz?
Ondan birkaç dize söylemek isterim :
Şiirlere sığınıyorum
Düşlere
Anlıyorum çok geçmeden
Düşlerime kadar girmiş bıçaklar
Bir mum yakıyorum
Kapanmayan yaramdan
Bu gece
Bütün çakıl taşları soluyor
Onu bu kalpsiz dünyanın kurşunla değil ama kayıtsızlıkla yavaş yavaş öldürdüğünü düşünüyorum. Kalemini halkının kalbine batırıp yazan büyük bir şairdi. Uğruna mücadele etmeye değecek büyük bir ülkü emanet etti insanlığa.
- Yıllar önce çıktığınız yolda katıldığınız toplantı, organizasyon ve gezilerdeki gözlemlerinizi aktardığınız Bağdat Fragmanı ile okuyacaklara nasıl bir mesaj vermek istersiniz? Sizce bu kitap nasıl okunmalı?
Bu kitap belki de Kardeşlik Enerjisi bölümünden başlanarak okunmalı. Türkiye’de de bir körleşme içindeyiz çünkü. Kimse ötekinin hakikatine açmak istemiyor kendini. Elli sene önce tanımlanmış kimlikler, normaller kırılmış gitmiş, şimdi bambaşka toplumsal gerçekliklerle karşı karşıyayız ama birileri bütün bu değişimi yok sayarak hala baskı ve yasaklarla netice alacağını, kula kulluk saltanatını sürdüreceğini sanıyor. Dindarlar sağcılıktan, statükoculuktan, solcular da Kemalist jakobenizmden kendini soyutlamadıkça, öncelikle birbirimize uyguladığımız şiddet ve haksızlıklara eğilmedikçe işgalle gelen acılara değemeyiz bile. Zihnimizi işgal eden tutarsızlıklar, çifte standartlar, acılar arasındaki ayrımcılıklar, insanları zoraki yukardan tanımlama eğilimleri ışığımızı kapatıyor.
- İşgal altındaki insanlarla beraber oldunuz. Onları dinlediniz, beraber yemek yediniz, namaz kıldınız, yardım dağıttınız… Bu insanların günlük hayatları nasıl geçiyor?
 |
| ”Birbirimizin yaşam biçimine, hassasiyetlerine aşinalığımızın gelişmesine yol açacak, ilişkilerimize derinlik katacak olan karşılıklı edebi tercümeler, sinema etkinlikleri, bienaller, gitmeler gelmeler arttıkça, öteki biz gibi olur, kıyamaz oluruz, duyarsız kalamayız komşumuza yapılanlara böylelikle.” |
şgale, kan akıtmaya devam ediyorlar. Umutsuzluğa düşmüyor musunuz?
Haber 7