Taha Kıvanç'ın yazısı...
İki gün üst üste Fehmi Koru’yu köşesine taşıyan Akşam yazarı Oray Eğin, “Fehmi Koru Fişleme Merkezi’nde mutluluk dolu saatler” ve “Fehmi Koru’yla Cengiz Çandar kavgalı mı?” başlıklı iki yazı yazdı. Eğin, Cengiz Çandar, Mehhet Altan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün birlikte yaptıkları geziye Koru’nun katılmamasını Koru ile Çandar’ın dargın olmalarına bağlamıştı. Ayrıca Eregekon operasyonun son dalgasındaki tutuklamalarla ilgili Fehmi Koru’nun keyif aldığını belirten yazar, kafasına göre de bir senaryo yazmıştı.
Fehmi Koru bugün iki yazıya da cevap verdi. Koru, her iki yazının da bilgi yanlışlarıyla dolu olduğunu ve karalama amaçlı yazıldığını belirterek Oray Eğin’den 'yazar' iddialı tip” diye bahsetti.
Oray Eğin’in önceki gün Akşam Gazetesi’nde yayınlanan yazısından ilgili bölüm:
Fehmi Koru’yla Cengiz Çandar kavgalı mı?
Abdullah Gül’ün Amerika ziyaretine heyetle değil de sonradan katılan, New York’a Türk Hava Yolları tarifeli seferiyle giden bir gazeteci var: Fehmi Koru. Abdullah Gül bir yanına Cengiz Çandar’ı, bir yanına Mehmet Altan’ı alıp parklarda dolaşırken, gerçek bir doğa ve park tutkunu olan Fehmi Koru’nun bu grupta yer almaması ilginç.
Koru, tam da Ergenekon’da yeni dalga operasyonları yapıldığı sırada Türkiye’yi terk etti. Ancak nasıl oldu da akrabası olan Cumhurbaşkanı Gül’le değil, tek başına ziyaret etti.
Acaba mesele heyette Cengiz Çandar’ın olması, el üstünde tutulması mı?
Hatırlanacağı gibi bu yılın başlarında Köşk’e üç gazeteci davet edilmişti. Mehmet Ali Birand, Hasan Cemal ve Cengiz Çandar. Bu davetten sonra Gül’le akrabası Koru’nun arasına kara kedi girdiği konuşuluyordu. Koru’nun tepkisi “Cengiz Çandar bile ağırlanırken ben neden dışarıda bırakılıyorum” türündeymiş.
Belli ki Koru’nun bir zamanlar aynı gazetede çalıştığı Çandar’la arası bozuktu...
Belki de bu gerginlik hâlâ sürüyor.
Doğrusu, ikisinin arasını açan olay belki de mesleki bir çekememezlik. Henüz davet edilmeden önce Fehmi Koru Bilderberg aleyhinde epey komplo dolu yazılar yazardı. Bunlara da en sert tepki Bilderberg’ci Cengiz Çandar’dan gelmişti. İkili daha sonra çeşitli yerlerde karşılaşıp bir araya gelseler de dostlukları bir türlü eski sıcaklığına ulaşmamıştı.
Koru’nun heyetten ayrıca Amerika’ya gitmesi de bu açıdan ilginç geldi bana.
Oray Eğin'in 24 Eylül'de yazdığı yazı:Fehmi Koru Fişleme Merkezi’nde mutluluk dolu saatler
Fehmi Koru'nun Taha Kıvanç mahlasıyla yazdığı yazı:
Saldırılar güçlendirir
İnsan yurtdışında uzun müddet yaşayınca hassasiyetleri de farklı oluşuyor... Önceki gece, New York'ta olduğumu gazetedeki yazımdan öğrenen ABD'de yaşayan bir dostum “Hoşgeldin” demek için aradı. Kapatırken, “Uykunu kaçırmak istemiyorsan, Akşam'da çıkan hakkındaki yazıyı okuma lütfen” uyarısında bulundu.
Yazıyı hemen okudum ve ABD'deki en tatlı uykumu o gece uyudum.
Bilgi yanlışlarıyla dolu, yıpratmak için yazıldığı her satırından belli olan haksız yazılar beni hiç rahatsız etmez. Acemi yazarlar muhatabını rencide edeceğini sanarak yazarlar o yazıları, ama okur her satırından sınırı geçtiğini fark ettiği yazılara ve yazarına güvenmez. Amacına uygun bir sonuç doğurmaz o tür yazılar...
Ergenekon'la Tuncay Özkan'ın ismini ilk benim irtibatlandırdığım, bu yüzden gecikmeli olarak tutuklandığı ana temasına sahip bir yazıya, sürekli Akşam gazetesi bile okusa, kim inanır?
Tuncay Özkan'dan bahsediyoruz, yahu! Hani, kürsüye çıkarak, “Beni daha neden tutuklamıyorsunuz?” diye Ergenekon savcılarına meydan okuyan arkadaştan... Benim, onun için, gazetedeki odamda otururken, birilerine, “Ergenekoncu, tutuklanacak” demiş olmam ne anlam taşır ki?
Beni tanıyanlar üzerinde hiç anlam taşımaz.
Pek çoklarından farklı olarak yazdığı konularda geveze biri değilimdir ben; hatta tersine, yazdığım veya yazacağım konularda konuşmayı hiç sevmem... Yazdığım konu benim için tükenmiş, geride bırakılmıştır; yazacağım konunun ise konuşarak sihrini kaçırmak istemem. Hakkında fazla lâf tükettiğim bir konuyu yazmaya oturduğumda çoğu kez beceremediğim bile olmuştur.
Fazla üzerime gelinirse, “Konuşursam yazamam” derim...
Bırakın övünmek için “Falanca ve filâncayı tutuklayacaklar” türü gevezelik etmeyi, bu tür özel bilgilere sahip olduğumun bilinmesini hiç mi hiç istemem. 'Manipüle' etmeye hazır çevrelerden uzak durmaya, yanyana geldiğimde de haber teşkil edecek konuların kapağını açmamaya özellikle çaba sarf ederim.
Beynimin gri hücreleriyle elde ettiğim 'gerçek', birilerinin bana altın tepsi üzerinde 'gerçek' diye sunduğundan çok daha önemlidir benim için... Bu sayede pek az yanılmışımdır; çünkü 'gerçek' diye birilerinin bizlere sunduğu, çoğu kez, yanıltıcı bilgilerdir...
Cumhurbaşkanının gezisini izliyorum New York'ta değil mi? Aynı durumda olan beş gazeteci daha var. Onlardan ikisiyle pazar günü Central Park gezisi yaptı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül; yanlarında ben yoktum. Bu da yazı konusu oldu.
İyi de, THY'nin pazartesi günkü uçağıyla New York'a giden biri, pazar günü yapılan park gezisine nasıl katılmış olabilir ki?
Peki neden resmi heyetin diğer üyeleriyle birlikte gitmedim New York'a? Pazar günü TV programım var, heyetle gitmiş olsaydım, iki TV programını birden kaçırmış olacaktım da ondan...
Görüyorsunuz değil mi? Bir gün önce, benim New York'ta olmadığımı sanıp yazdığı yazıda 'can arkadaşlar' dediği ve can ciğer kuzu sarması türü bir ilişkiye sahip olduğunu iddia ettiği biri 'devletlû' iki kişiyi, New York'ta olduğumu öğrenince bu defa aralarına 'kara kedi' girmiş gibi sunabiliyor 'yazar' iddialı tip...
Böyle birinin “Tuncay Özkan'ın adını ilk o geçirdi” tezi etrafında ördüğü bir yazıya alınganlık gösterir miyim? Göstermem. Tersine, yazıyı okurum ve ABD'deki ilk gecelerimde ancak bölük-pörçük uyuyabildiğim halde, o gece deliksiz bir uyku çekerim...
Müteveffa Sigmund Freud sağ olsaydı bunun sebebini ona sorardım, belki Serdar Turgut da bu konuda yardımcı olabilir. Benim neden o gece deliksiz uyuyabildiğim konusunda değil, her baktığı yerde beni görüp her seferinde bir önceki yorumuyla çelişen yeni şeyler yazmak zorunda olduğunu hisseden yazarın 'takıntısı' hakkında...
Her takıntının açıklanmaya muhtaç bir sebebi vardır çünkü.
Hayatının büyük bölümünü ABD'de geçirmiş dostumun yazıya benden çok farklı bir tepki göstermiş olmasını kendi başına incelenmeye değer bir 'olay' olarak görüyorum. Onun yaşadığı ülkede iki gün üstüste Akşam'da çıkan ve daha başlığında ismimin geçtiği türden yazıların çıkması mümkün değil... Amerikan gazetelerini okuyarak gününe başlayan biri olarak, Akşam'da karşılaştığı saldırgan yazının, muhatabını (yani beni) üzeceğini düşünmesi doğal...
Harvard'ta master yapmış biri için, “ABD'de kısa bir kurs görmüş” diye yazabilir mi herhangi bir Amerikalı gazeteci? Asla. Bunu yazmadan önce “Acaba?” kuşkusunu duyar ve beş dakikada gerçeği öğrenir...
Oysa burası Türkiye kardeşim ve Akşam da Türk medyasının 'tipik' bir örneği... Bazılarına saldırmak serbest bu ülkede. Ben de onlardan biriyim ve bu yüzden de derim hayli kalınlaştı.
Size bir şey söyleyeyim mi: Her saldırı beni daha güçlendiriyor.
Yeni Şafak