YAZI VE FOTOĞRAFLAR: YUSUF ZİYA CÖMERT
KUDÜS - 'İsrail'e gitmek, başka yerlere gitmekten farklı. Bu farkı, 'Tel Aviv' uçuşu için check-in yaptıracağınız kontuara yaklaşırken anlıyorsunuz.
Kuyruğa girer girmez, bir görevli size yaklaşıyor. Pasaportunuzu istiyor. İsrail'e niçin gideceğinizi soruyor. Bagajınızı bizzat sizin hazırlayıp hazırlamadığınızı, bir süreliğine herhangi bir yere bırakıp bırakmadığınızı, bagajınızda silah ya da silaha benzer bir şey olup olmadığını soruyor.
Birkaç yıldır, herhangi bir Kadir Gecesi'nde Mescid-i Aksa'da olmak istiyordum. Ama hangi kadir gecesine rastlar, bilmiyordum.
İki gün kala, 'Acaba hemen vize alabilir miyiz' diye arkadaşlar arasında sordum. Belki bu yıl da gidemeyecektim.
Ertesi gün, İsrail konsolosluğundan ziyaretçiler Yeni Şafak'a geldi. Onlara, vizeyi Kadir Gecesi'ne yetişecek şekilde halledip halledemeyeceklerini sordum. 'Hallederiz' dediler. Cuma günü vizeyi aldık, Cumartesi günü TV NET Haber Müdürü Metin Mutanoğlu ile yola çıktık.
Tel Aviv'de, gelmişken şehri bir görelim dedik ve taksiyle bir şehir turu attık. Tel Aviv, modern bir Akdeniz şehri. Hepsi o kadar. Bize kısa süreliğine rehberlik eden Rus göçmeni Olga da aynı görüşte. “Kudüs çok güzel ama” diyor, “Orada aşırı dindarlar var. Cumartesileri dükkanlar kapanıyor. Biz birkaç yıl Kudüs'te kaldık, sonra o atmosferden sıkıldık, buraya taşındık.”
Olga'nın konuşmalarından, Rusya'dan gelen Yahudiler'in buradaki yoğun dini ritüellerden pek hoşlanmadıkları anlaşılıyor.
Telaviv'in yanıbaşındaki Yafa'da iyi restore edilmiş tarihi mekanlar var. Endülüs'teki Yahudi mahallelerini andıran yapılar gördüm. Sonra, dolmuşla Kuds-i Şerif'e gittik. Kudüs'ün her tarafında yoğun dini bir atmosfer. Uzun saçlı, uzun sakallı 'fundamentalist' Yahudilere her sokakta rastlıyorsunuz. 'Kippa' yani Yahudi takkesi çok daha yaygın.
Peygamberimiz, "Yolculuk şu üç mescidden birine olur” buyuruyor: “Benim şu mescidime (Mescid-i Nebevi'ye), Mescidi Haram'a ve Mescidi Aksa'ya…"
Ben, diğer iki mescidimizi ziyaret ettim. Şimdi sıra el-Aksa'da…
EVLİYE ÇELEBİ ÇOK GÜZEL ANLATIYOR
Yola çıkmadan bir gece önce biraz Kudüs okumak istedim. 'Kudüs ey Kudüs'ü evde bulamadım. Geriye İbn Batuta ve Evliya Çelebi seçenekleri kaldı. İbn Batuta çok eskiydi. İçinde Kudüs var mı yok mu onu da bilmiyordum. En iyisi, seyyahların en sevimlisi, en dilbazı, en tatlı anlatanı Evliya Çelebi'ye bakmaktı.
Çelebi, el-Aksa'yı Davud Aleyhisselam'ın inşa etmeye başladığını, Süleyman Aleyhisselam döneminde tamamlandığını anlatıyor.
Yazdığına göre, henüz inşaat bitmeden Süleyman Aleyhisselam 'dar-ı beka'ya göçmüş. Ancak asasına yaslandığı için düşmemiş bu yüzden dünyadan göçtüğü farkedilmemiş.
Hazret-i Süleyman'ın asasını içten içi bir kurt kemiriyormuş. Asanın içi iyice boşalıp kırılınca Süleyman Aleyhisselam düşmüş. Ama o zamana kadar Mescid-i Aksa'nın inşaatı tamamlanmış.
Evliya Çelebi, bir başka Süleyman'ın, Kanuni'nin adını da sitayişle anıyor Kudüs'ü anlatırken.
Kanuni, Avrupa'da ardı ardına zaferler kazandıktan sonra, rüyasında Peygamberimiz'i görmüş. Peygamberimiz, Kanuni'ye, bu zaferlerden elde edilen ganimetle Harameyn-i Şerifeyn'i ve Mescid-i Aksa'yı imar etmesini emretmiş. Kanuni de hemen bu üç şehri imar için harekete geçmiş.
Tabii, Evliya Çelebi kendisini 'mübalağa ediyor' diye bir kenara iten zevksiz 'ukala'lara nisbet eder gibi, ballandıra ballandıra, süsleye süsleye anlatıyor. Türkçesine güvenenler oradan okusun.
EL-AKSA'YA BİR FİLİSTİNLİ'NİN KALBİYLE GİRMELİSİNİZ
Zeytindağı'ndan bakınca çok güzel. Surlar, Kubbetü'ssahra ve el-Aksa.
Albaicin'den el-Hamra'ya bakar gibi. Tabii, el-Hamra Albaicin'den yukarıda, el-Aksa Zeytin Dağı'ndan aşağıda…
Metin, şu serin havada, rüzgaraltında canlı yayın diye tutuyor bizi. Oysa, el-Aksa'yı temaşa etmek değil, el-Aksa'nın içinde olmak istiyorum ben.
Canlı yayında son cümlelerim, “Üşüdüm, el-Aksa'ya gitmek istiyorum” oluyor. Veleddallin amin, deyip gidiyoruz.
Orası bir mahşer. Yeryüzü tarafından yalnız bırakılmışların mahşeri.
Yüzbinlerce insan teravihte. Ama giriş-çıkışlar hala insan kaynıyor.
Surların dış kapısında İsrail kontrol noktaları var. Yoğun bir kontrol, arama-tarama yok. Ama herkes, el-Aksa'ya girmeden önce onların gözünün önünden geçmek zorunda.
El-Aksa'yı anlamak için, o kapılardan bir Filistinli'nin kalbiyle girmelisiniz.
Kapıdan girince 'ağrı' kesiliyor
Şöyle düşünün: İşgal altında bir Filistin. Yerine göre açlık, yerine göre susuzluk ve hemen hemen daima yoksulluk çekiyorsunuz. Kuşatılmışsınız. El-Halil'de, Nablus'ta, başka Filistin şehirlerinde etrafınıza duvarlar örülmüş.
Açlıktan, susuzluktan da kötüsü, özgür değilsiniz.
Orada, el-Aksa var. Gidemiyorsunuz, ya sizin etrafınıza duvar örülmüş, ya el-Aksa'nın kapıları size kapalı. Mahrumsunuz.
Ama, el-Aksa, bir baba gibi, bir anne gibi, orada. Sadece onun orada olduğunu bilmek bile size güç veriyor. Gidemeseniz bile, güç veriyor.
Bugün, Kadir Gecesi, el-Aksa'ya gitmenize izin verilen günlerden biri. Bugün, o kutlu mescide gidebilirsiniz.
Özgürlüğün olmayışını, kesintisiz bir ağrı gibi düşünün. Bir diş ağrısı gibi, bir yaranın verdiği ağrı gibi, bir kanser ağrısı gibi.
El-Aksa'nın kapılarından girdiğinizde, son kontrol noktasından geçip içeriye adımınızı attığınızda, sizi uzun gecelerde kıvrandıran, size gündüzlerinizi zehir eden sürekli çektiğiniz ağrı, kesiliyor. Annenizden yeni doğmuş gibi, birden, hafifliyorsunuz.
Bir Filistinli'nin kalbiyle girerseniz el-Aksa'ya, bunu anlıyorsunuz.
Orada, ellerini açmış dua eden, secdeye kapanmış dua eden, Kitab'ını açmış okuyan, bir sütuna yaslanmış düşünen, hatta ayaklarını uzatmış uyuklayan Filistinlilerin yüzlerine baktığınızda, bunu anlıyorsunuz.
Özgürken uyumak, farklıdır.
KUBBETÜSSAHRA ALIMLI, EL-AKSA SAKLI
Kudüs'ten dönüşte Yeni Şafak'ta yazmıştım, Kubbetüssahra ne kadar 'görünür'se
el-Aksa, o kadar saklı gibi.
Biz bile, daha çok Kubbetüssahra'nın resmini kullanıyoruz, Kudüs'ü anlatırken.
Evet, Kubbetüssahra (Kaya'nın kubbesi) 'müzeyyen', çok güzel ve görkemli. Rivayet edilir ki, Peygamberimiz, Mirac'a oradan yükselmiş.
Ama, huylandım, el-Aksa'nın bu denli 'saklı' olmasından. Bilenler bilir, İsrail'de, Mescid-i Aksa ile uğraşan, oralarda hafriyat yapmaya çalışan, 'Süleyman Mabedi' deyip el-Aksa'yı Müslümanlar'ın elinden almak istediği söylenen bazı 'oluşum'lar var.
Bence, el-Aksa'yı daha çok görmek ve daha çok göstermek lazım.
Kadir Gecesi'nde, erkekler el-Aksa ve çevresinde, kadınlar Kubbetüssahra ve çevresinde namaz kılıyor. Namazdan sonra, isteyen dağılıp gidiyor, isteyen sabah namazına kadar oralarda kalıp kah ibadet ediyor, kah uyuyor. Bir çokları, sahur yemeğini orada yiyor.
O'NA ASLA VEDA ETMEYECEĞİM
Saat 01 sıralarında el-Aksa'dan ayrılıyorum. Metin Mutanoğlu'nu çoktan kaybettim. El-Aksa'yı çevreleyen surların bizim Kapalıçarşı'ya benzer, daha dar, daha iptidai bir çarşıya da evsahipliği yapıyor. Çarşı hıncahınç dolu. Sergilerde hediyelik eşyalar ve yiyecek-içecekler var. Dükkanların arasında çok miktarda küçük küçük sinagoglar ve sinagoglara göre daha az sayıda küçük kiliseler var. Oradalara da Yahudi ve Hristiyan ziyaretçiler girip çıkıyor.
Ertesi gün, biraz geç vakitte, Metin'le birlikte yeniden Mescid'e geliyoruz. Bu kez oldukça sakin. Kubbetüssahra'nın içine girebiliyoruz.
Bilindiği gibi, Kubbetüssahra'nın içinde, 'Hacer-i Muallaka' (Asılı taş) dediğimiz kaya var. Kaya'nın altı, rağbet edilen bir ziyaret yeri. Evliya Çelebi'den okuduğuma göre, Peygamberimiz, bu kayanın üzerinden Mirac'a yükselmiş. Tabii ki, bu konuda farklı rivayetler de bulunuyor.
Bir süre her iki mescidi de ziyaret edip çevresinde dolaştıktan sonra, Metin'le birlikte dönüş yoluna koyuluyoruz.
Mescid-i Aksa, bu kutlu mekan, muhayyileme, muhteşem bir 'özgürlük adası' ve Filistinlilere 'enerji' veren dev bir 'güç kaynağı' olarak yerleşiyor.
O'na veda etmiyorum.
O'na asla veda etmeyeceğim.
Yeni Şafak