Alper Görmüş'ün yazısı
Kürşat Bumin, “Her sabah kapıya gelen dört gazete”yi (biri Taraf) anlattığı yazısında (23 kasım) bir Hürriyet haberine takılmış. Haber, bizim gazeteciliğimizin “özel”le “kamusal” arasında bir türlü düzgün bir ayrım yapamadığını gösteren son örnek olarak benim de dikkatimi çekmişti. Bu alandaki kargaşa, azgelişmiş bir gazeteciliğin en temel göstergelerinden biridir. Bugün, pür politik mevzulardan uzaklaşıp, birkaç örnek üzerinden bu çerçevedeki perişan halimizi ele almak istiyorum.
Önce Bumin’in takıldığı haberi ve neden takıldığını onun kaleminden okuyalım:
“Hürriyet’in dünkü ana sayfa manşeti dikkat çekmeyecek gibi değildi. Diğer Hürriyet okurları ne düşündü bilemem ama, ‘Beni bırakırsan yayınlarım’ manşeti benim aklıma hemen ‘Ergenekon’ filan gibi etrafa kötü kokular saçan bir örgüte ilişkin bir olaydan söz ediyor gibi geldi. ‘Günün haberi’ olarak vaftiz edilen haber buna benzer bir konuyu gündeme taşıyor olsa gerekti. Yanılmışım. Haberin bambaşka bir konuyla ilgili olduğu daha manşet altından ortaya çıkıyordu. Meğerse: ‘Başbakanlık Müşaviri Nurettin Özköse, bir bakanlıkta memur olan sevgilisi S.A’ya, gizli çektiği sevişme görüntüleriyle ‘şantaj’ yaptığı iddiasıyla yargılanıyor’muş. Manşetin hemen altında da mozaiklenmiş yüzü ile ‘S.A.’ ve Başbakanlık Müşaviri olarak tanıtılan zat.”
Bumin, “asap bozucu” bulduğu haberle ilgili olarak birkaç soru soruyordu yazısında. İlk soru: “Başbakanlık Müşaviri’ni ve S.A’yı tanımayan-bilmeyen biz okurlar bu saçma sapan manşet ile niçin karşılaştırılıyoruz?”
Soru üzerinde düşünüp taşındıktan sonra, kendisine en makul gelen cevabı şöyle oluşturmuş Bumin:
“Benim aklıma tek bir ‘makul neden’ geliyor. O da şu olsa gerek: ‘Adam Başbakanlıkta görevli.’ Aksi düşünülemez herhalde. Yoksa, sen işini gücünü bırak adamın birinin 13 yıldır birlikte olduğu bir kadına yaptığı ‘şantaj’ın peşine düş; akıl alacak bir ilgi değil bu.”
Bana sorarsanız Bumin tecahül-ü ârifaneden geliyor, yani nedenini biliyor ama bilmiyormuş gibi yapıyor. Biz Medyakronik’te birlikte çalışırken, bu türden haberleri Türk basınının “iç gıcıklama” kontenjanından haberler olarak sınıflar, bunları manşete çeken meslektaşlarımızın “adolesan” ruh hali üzerine çözümlemeler yapardık.
Kürşat’ın, böyle bir haberin manşete çekilmesi için bulduğu “makul neden”e gerek olmadığını da gayet iyi bildiği kanaatindeyim. Bir haber “iç gıcıklama” potansiyeli taşıyorsa, böyle “neden”lere hiç ihtiyaç duyulmayacağını o gayet iyi bilir. Medyakronik ve Kronik Medya dönemlerinden birer örnekle meseleyi açmaya çalışayım...
Bankacının eşcinsel ilişki kaseti...
Eşcinsel ilişkisini kasete alanların “Ya 25 bin dolar verirsin ya da görüntülerini basına veririz” şantajına karşılık polise başvuran, her şeyi anlatan ve böylece şantajcıları yakalatan bir banka şube müdürünün başına gelenlerle ilgili “haber koşusu”, bu türden haberler söz konusu olduğunda nelerin göze alınabileceğini göstermesi bakımından çok ilginç bir örnekti. Ağustos 2001’de gerçekleşen olayı biz, “konu mankeni” olarak eski Türkiye IMF masası şefi Carlo Cottarelli’nin yüzü mozaiklenmiş fotoğrafının kullanıldığı Hürriyet üzerinden (hakikaten) vermiştik. Sonraki günlerde, polisin tek bir televizyon kanalına sızdırdığı haberin, öbür gazeteciler tarafından nasıl “söke söke” alındığı Tempo dergisinde anlatıldı. Hürriyet, Tempo’nun haberini şöyle aktardı:
“Tempo’nun haberine göre, ne olduysa bundan sonra oldu. Gizli kalması gereken şantaj görüntüleri, Asayiş Şube Müdürlüğü’nün talimatıyla gasp büro amirliğinde bir monitörden izletilip özel bir televizyon kamerasının görüntü alması sağlandı. Diğer haberciler bunu öğrenip ‘Ayrıcalık yapmayın. Bizi atlatmayın. O görüntülerden biz de istiyoruz’ diyerek polisin kapısına dayandılar. Gasp büro amirliği, ısrarlar karşısında görüntüleri yeniden izletip İHA ajansıyla bazı gazete muhabirlerine bu görüntüleri kaydettirdi.”
Yorumlu ve sorunlu bir haberdi Hürriyet’inki... Haberde polisin tutumu haklı olarak eleştiriliyor, fakat muhabirlerin “bize de, bize de” baskısında hiçbir sorun görülmüyordu.
Görüyorsunuz, bir şantaj haberi için şantajı yapanın “Başbakanlıkta çalışması” gerekmez, “iç gıcıklıyor” olması yeter!
Mademki mahkemelik oldun...
“Sayın Okur Temsilcisi. 6 Ocak tarihli gazetenizde yer alan ‘Cimrilik Canına Tak Edince Kocasını Boşadı’ başlıklı haber, muhabirinizce yanlış bir şekilde kamuoyuna takdim edilmiştir. Dava iki ay önce sonuçlanmasına rağmen 5 Ocak 2005’te olmuş gibi haber yapılmıştır. Kişilerin rızası alınmadan fotoğrafları yayımlanmıştır.”
Hürriyet’in 10 Ocak 2005 tarihli sayısında yayımlanan bu “okur” itirazı, tahmin edebileceğiniz gibi “Cimrilik canına tak edince kocasını boşayan” bir kadının avukatı tarafından kaleme alınmış. Avukat, yazık, muhtemelen “siz halkın haber alma özgürlüğünü kullanmasına engel olamazsınız” türünden bir şirretlikle karşılaşacağını düşünüp, “bunun neresi haber” diye soramamış. Cesareti, haberdeki gazeteci cinliğine (iki ay önce sonuçlanan bir davayı “dün” diye yazarak tazelik etkisi yaratma) itiraz etmeye yetmiş.
Okur temsilcisinin cinlik konusundaki özeleştirisinden sonra yazdıkları, basınımızın “özel”le “kamusal” arasındaki ayrımdan habersizliğini açıkça gösterir nitelikteydi:
“Fotoğrafların izinsiz çekildiği eleştirisi ise hep tartışılagelen bir konu. Mahkemeye konu olmuş bir olayda, tarafların veya sanıkların fotoğraflarının çekilmesi ve yayımlanması basın özgürlüğünün bir gereği. Hatırlayacağınız gibi, geçtiğimiz günlerde hakkında dava açılan eski bir kuvvet komutanının üstelik ailesiyle fotoğrafları gazetelere yansıdı. Gazeteler olanları yansıtmak için fotoğraf kullanıyorlar, fotoğrafı her yayınlanan kişi de suçlu demek değil.”
O zamanlar Kronik Medya’da (Yeni Şafak) şöyle yazmışız:
“Yanlış örnekler karşılaştırılıyor... Hakkında rüşvet iddiası bulunan bir eski komutanın davası ‘kamusal’dır, ödediğimiz vergileri yani hepimizi ilgilendirir. Ama ‘cimrilik canına tak edince kocasını boşayan kadın’dan size ne, bize ne? İkincinin bırakın fotoğraflarının yayımlanmasını, haberinin yazılması bile ‘ahlaklı’ değildir. O, ‘özel hayatın mahremiyeti’ sınırları içinde kalmalı, hikâye duruşma salonunda bitmeliydi.”
Aslına bakarsanız hiç zor değil “özel” olanla “kamusal” olanı ayırmak. Mesele, bunun gerçekten istenip istenmemesinde... İstenmiyor, çünkü basınımız “iç gıcıklayan” haberlerden vazgeçemiyor.
Taraf