Aslıhan Köşşekoğlu'nun haberi
Senelerini üniversitede çalışarak geçiren, temizlik işçilerinin, aşçıların, odacıların gözünden kampüsler de bir farklı! Onların hem hayatlarına hem de üniversitelere dair anlatacakları, acı tatlı pek çok hatıraları var.
Üniversitelere farklı bir bakış atmaya ne dersiniz? Mesela, 35 yıldır kampüste öğrencilere yemek pişiren bir aşçının gözünden bakmaya? O zaman, üniversitelerin sağ-sol davalarından dolayı en karışık zamanlarını yaşadığı 1980 darbesi bile bambaşka bir gözle ele alınır! Yaşananlar, boykot günleri ziyan olan yemekler, öğrencilere silah olan cam bardaklar, sürahilerle anlatılır. Ya da konuştuğunuz kişi, senelerdir üniversitede temizlik görevlisi olarak çalışan bir kadınsa, muhabbet, "Dilim alışmış, kocama bile hocam diyorum. O da çıkışıyor 'Ben hoca değilim.' diye!" cümleleriyle renklenir.
Evet, onlar ne öğrenci ne de akademisyen! Ama işlerinden dolayı bazılarının neredeyse ömürlerinin yarısı kampüste geçmiş. Çalışmaya da devam ediyorlar. Hepsi ilkokul mezunu ama içlerinde ortamdan etkilenip eğitimine devam edenler de var. İşte kampüslerde onlarca anı biriktiren ilkokul mezunu üniversitelilerin hikâyesi.
Levent Kırca beni rektör sandı
Muharrem Tümtürk (45) Yıldız Teknik Üniversitesi rektörlük binasında odacı olarak çalışıyor. "Şu salonda mülakata girdim." diye anlattığı, işe başladığı yılların üzerinden yirmi küsur sene geçmiş. Geldiğinden beri dört rektör değişmiş üniversitede ama onun yeri sabit. Gelen misafirlerle de ilgilendiği için her zaman şık ve bakımlı. Öyle ki, konukları karşılamaya gittiğinde kendisini rektör zannedip ceketinin düğmesini iliklemeye başlayanlar bile oluyormuş. En son Levent Kırca düşmüş bu yanılgıya, hemen durumu izah etmiş Tümtürk. Tabii onun yanıldığı zamanlar da oluyor! Seneler önce dönemin Erzurum milletvekilini sima olarak tanımadığı için yanında saatlerce memleketini anlattığı günü unutamıyor. "Tam da tatil dönemiydi, dağdan ovadan konuşmamız onun da hoşuna gitmiş, kimliğini gizli tuttu. Sonra kim olduğunu söyleyince hemen özür dileyip içeri aldık." diyor. Şimdilerde halinden oldukça memnun olsa da yirmi yıl kolay geçmemiş. Özellikle rektör değişimlerinden sonra yaşadıklarını biraz gözleri buğulanarak anlatıyor: "Şu odaya kendimi kapatıp hüngür hüngür ağladığımı bilirim. Hocalarımız gidince tek başıma kalmış gibi oluyordum. Ama insan her şeye alışıyor."
Oğlu da üniversitede kendisi de...
İşine olan titizliği; özenle toplanmış saçları, kulağındaki zarif küpelerinden belli olan biri Şenel Özcan (43). Beş yıldır İstanbul Aydın Üniversitesi rektörlük binasında kat görevlisi olarak çalışıyor. Oğlu da aynı üniversitede öğrenci. Yani, Türk filmlerini aratmayan hikâyeleri var. Ama içinde acı değil, bilakis umut ve fedakârlık barındırıyor. 38 yaşına kadar iş tecrübesi olmamış onun. İki oğlunun eğitim masrafları artınca çalışmaya karar vermiş. Onların okutmak en büyük arzusu. Bilgisayar programcılığı okuyan oğlu ilk tercihinde Aydın Üniversitesi'ni yazmış, annesi okulda çalıştığı için yüzde 50 personel bursuyla kazanmış. Şimdilerde oğlunu okutmanın ve aile bütçesine katkı sağlamanın keyfini yaşıyor. İş hayatına üniversitede, hem de yönetim ve akademik kadronun arasında başlamasını büyük şans olarak değerlendiriyor: "Kültürlü insanlarla iletişim kurmak daha kolay. Çok kibarlar. Bir sorununuz olduğunda rahatlıkla paylaşabiliyorsunuz. Başka bir yerde çalışsam bu yaştan sonra zor olabilirdi."
"Boykot günleri yemekler çöpe giderdi"
İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) yemekhanesinde aşçıbaşı olan Fahri Öztürk'ün (50) işe başladığı gün dün gibi hatırında: 20.1.1979... Henüz 17'sinde, okulun Maçka kampüsünde girmiş mutfağa. Askerlik dışında bir daha da ayrılmamış. 33 yıldır burada. Ustası Mehmet Derbent de (58) hâlâ üniversitede. Mehmet usta 1970'te, İstanbul Üniversitesi merkez binada başlamış aşçılığa. 1975'in son aylarında da İTÜ'ye geçmiş. Çıraklıktan ustalığa kadar tüm meslek hayatını okulda geçirmiş. Bundan dolayı belki de "Eski gençler daha saygılıydı." tespiti herkesten çok onlara yakışıyor sanki. Maçka'da darbe zamanları çok olaylar olduğunu anlatıyor Öztürk. İhtilâlin onların dünyasındaki yansıması çok farklı tabii: "Bize bir zararları olmuyordu ama kavga çıkıyordu, yemekler ziyan oluyordu. Ya da boykot edip yemek yemiyorlardı, hepsi çöpe... O zaman cam sürahi, bardak kullanılıyordu. Zamanla el silahına dönüşünce yönetim plastiğe çevirdi."
Eşi ona sitem ediyor: "Ben hoca değilim!"
Altı yıldır Fatih Üniversitesi'nde temizlik görevlisi olarak çalışan Ayşe Hezenci, meşhur üniversite jargonu olan 'hocam' kelimesini epey benimsemiş. Biz de dâhil hemen herkese böyle hitap ediyor. Alışkanlık bu ya, evde de sıkça dillendirirmiş. Haliyle eşi bazen sitem eder olmuş, 'Ben hoca değilim!' diye. Yıllarca tekstilde çalıştıktan sonra üniversitede işe başladığından dolayı çok mutlu. Ortamından memnun, okulu ikinci evi olarak görüyor. Öğrencilerin de Ayşe ablası. Zaman zaman evine misafir alır, ailesinden uzak olanlara sarmalar, börekler yaparmış. İlkokul mezunu ama açık öğretimden eğitimine devam ediyor. "Ortamdan etkilendim, herkes bir şeyler okuyor sürekli." diyor. En büyük hayali tabii ki Fatih Üniversitesi'nde öğrenci olmak. Ama annelik duygusu hayallerine şimdilik engel oluyor: "Çok istiyorum ama iki çocuğum var, onların hakkına girmek istemem. Önce onları okutayım, Allah kerim."
Zaman gazetesi









