Ferhat Güneş'in yazısı
İçinde bulunduğumuz anı tanımlamak isteseydik acaba doğru tarif ne olurdu; mesela 10 yıl sonrasından bugüne bakabilseydik 2012’in bu ilk ayları hakkında ne derdik?
Herhalde şuna benzer bir şey: Hükmü konmamış cümle, kapatılmamış parantez, nakarat kısmına henüz gelmemiş şarkı gibi bir dönem… artık teşbih kabiliyetimiz, edebî seviyemiz her ne ise, içinde bulunduğumuz zaman dilimine böyle bir mana verirdik. Yani bir süreç başlamış, devam etmiş ama henüz neticelenmemiş; tarihin bugüne vereceği hüküm bu olurdu.
Nitekim mevcut gündeme bakınız; sağdan soldan kırpıntı meselelerle gün geçiriyoruz hâlihazırda, ana bir derdimiz yok. İç gündem itibariyle eğer insana benzetilseydik, sokaklarda öylesine dolaşan avare adam mecazı herhalde yerinde olurdu. Gerçi normalin dili böyledir, hayat her zaman politik değildir, her daim büyük meselelerle meşgul olmak anormallik işaretidir ama bugün farklı. Bugün hüküm günü ve biz geciktiriyoruz.
Peki hükmü verilmeyen şey nedir? Neyin hükmünün verilmesi gerekiyordu da acaba biz onu atladık, avare gezmeyi tercih ettik? Cevap açık: Elbette son 4-5 yıldır yaşadığımız demokratikleşmeden bahsediyoruz. Cunta faaliyetlerinin yargılanmasından, hukukçu darbelerinden... Bu hareketliliklerin hükmü ne yazık ki verilmedi.
Bu süreci tekrar özetleyelim ki neyin neticelenmediğini tam görebilelim: Çok geriden değil, 10 yıl öncesinden alalım. Vesayet rejimi, AK Parti iktidarına ilk yıllarında kerhen katlanmak zorunda kaldı, ekonomik durum rezaletti, güçlü iktidara 2002’lerde tüm Türkiye mecburdu, bu yüzden bir müddet Necdet Sezer’in gayr-ı meşru muhalefetiyle idare etmeye razı oldular. Ülke biraz belini doğrultunca, zaman geçirmeden cunta faaliyetlerine gizli kapaklı başladılar. Başarılı olamadılar, bu sefer açıktan yapmaya başladılar cuntacılığı, 27 Nisan işte bu göz göre göre komplo yapmanın başlangıç zilidir. Bu ikinci komplo bizzat hukukçular eliyle, açıktan, utanmadan, pervasızca yapıldı.
Bu dönemleri hepimiz yaşadık. Ve bugün pek çok kişi, Türkiye’de 27 Nisan’la başlayan sürecin bittiğini düşünüyor, hükmün verildiği kanaatini taşıyor, hatta neredeyse sıkılmış durumdalar. “Sonuçta Genelkurmay eski başkanı bile tutuklanmış, daha ne olacak ki?” diye düşünüyorlar. Peki haklılar mı? Maalesef, hayır.
Hayır, çünkü hüküm verilmedi. Başbuğ’un tutuklanması önemli bir adımdı, doğrudur, çünkü bu general, Genelkurmay eski başkanı olmanın getirdiği rahatlıkla, “nasıl olsa bana dokunamazlar” ukalalığıyla paralel yapılanmalara hâlâ devam ediyordu, öyle anlaşılıyor. Kendisinin Genelkurmay başkanlığının ikinci yılı açıktan Ergenekon avukatlığı olarak geçmişti, kendisini saklamamıştı; sonrasında da sürekli medyaya çıkma çabaları, gocunacak ciddi bir yarasının var olduğunu gösteriyordu.
Yani Başbuğ’un tutuklanma sebebi, açıkçası hâlâ akıllanmayıp, cuntacılık faaliyetlerine devam etmesinden; gözüken bu; yoksa üzerine gidileceği yoktu. Demek ki onun tutuklanması önemli bir mesaj, “öğrenmeyen, hâlâ cunta peşinde koşan her kim olursa kendini dört duvar arasında bulur” anlamına geliyor bu. Dolayısıyla önemli bir işaret ve kişiler bazında hükmün kesin bir şekilde verildiği, verileceği anlamına geliyor.
Ama kişiler bazında bugün için hükmün verilmesi, genel anlamda da hükmün verildiği anlamına gelmiyor. İçeride tutuklu kişi sayısına bir bakınız; 300-500 kişi. Çok büyük bir rakam değil bu. Böyledir; herkesle uğraşılmaz, herkes yakalanmaz, yakalansa delil bulunmaz, bulunsa ispatlamak zor olur, ispatlansa kafa karışır, zamanı gelmez vs. Yani üst düzey elemanlarla bağlantı kesilse bile, mutlaka geride kalan birileri olacaktır ve onlardan çabalayanlar çıkacaktır.
Herkes tutuklanacak değil yani; ama tekrar cunta faaliyetine kalkışacak kişi, kendisini içerde bulacağını anlarsa iş tamamdır, kimse göz göre göre riske atılmaz çünkü. Kaldı ki belli seviyede ihtiyaç da kalmayabilir; insanların çoğu öğrenerek değişir ve nitekim öğrendiler de. Öğrenmeyenlerin büyük bir bölümü de, zararlı değildir, zaman içerisinde kaynar gider. Fakat geride daima zararlı, kendi bir gram lezzeti için tüm milleti feda edecek esfel-i sâfilîn de kalır.
Esasında hayli yol alındı; toplumda ciddî şuur oluştu, kabile devleti mantığı bu topraklara tekrar dönemeyecektir artık. Asker olmayan generaller, hukukçu olmayan yargıçlar, üniversitenin kapısından girmesi akla zarar öğretim üyeleri vs. en ciddi tepkiyi daha ilk adımda çevresinden alacaktır. Komplolar, adam öldürmeler, bombalamalar, en hafifi 27 Nisan gibi olan rezillikler artık zorlukla gerçekleşebilecek, denense bile amacına ulaşamayacaktır, bu kesin. Komployla netice alma devri kapanmıştır.
Ama bu demek değildir ki “bile bile lades” diyerek ülkeyi uçuruma sürüklemeye çalışan birileri çıkmayacaktır. Böyle birileri her zaman olacaktır ve bugün için rahat uyuyabiliriz, bugün yakalanırlar. Yarın da son tahlilde muvaffak olamazlar ama ülkeye çok daha fazla zaman kaybettirirler, hatta ülkeyi tamamen kaybettirirler. Çünkü mevcut yapının caydırıcılığı yok, bugünkü yapıyla ertesi güne girerseniz, bıçak sırtında yaşamayı kabul etmişsiniz demektir.
Özetle böyle; evet, halihazırda hayli yol alındı, bugün şahısların caydırılmasında bir ilerleme var ama mevcut hasıla yarına aynen kalmayabilir. Hüküm verilmedi yani; hüküm, ancak askerî bürokrasi her yönüyle sivil siyasete tabi olduğunda verildi denilebilir.
“Sıkıldık artık, bitsin bu iş” demenin bir anlamı yok. Siyaset maalesef bir oyun değil, canınız istediğinizde yarıda bırakamazsınız. Doğru olan yapılır, hüküm verilir, parantez kapatılır, ondan sonra evli evine köylü köyüne döner, ama bugün için ne yazık ki hâlâ yol var.
moralhaber.net








