Taha Sarıcaoğlu'nun yazısı
Hepimiz “Fransızız”
“Fransız kalmak” veya “Fransız olmak”…
Dil hazinemizin sempatikliğiyle fakat adındaki anti-patikliğiyle kullanıma arz olunmuş bu güzide deyimi, “bir konuyu gerektiği gibi bilmemek” anlamına gelmekte.
“Bilmemek” lafzı geçiyorsa, ülkemin çokbilmiş aydınları bir kenara, her birimizin kulakları çınlıyordur. Benimki çınlamaya başladı bile…
“Bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp” sloganına sığınmak yerine; bilinçli ve sistemli olarak karartılmış tarihimize, çarpıtılmış gerçeklere, örgütsel haberciliğe, kanserli eğitim sistemine, “ayıbın madalyası” nı takmak istiyorum.
Faşist rejimlerin ritüeli madalya takma merasiminden, hiç giymediğim Kemalizm gömleğini gardırobuma asıp, çıkayım ve asıl mevzuya gireyim en iyisi.
Evet, hepimiz Fransızız!
Dünya kazanı kaynıyor, fokurduyor, ama biz hala belirli fitne merkezlerinin ne yapmaya çalıştığına, Fransızız.
Akan bunca gözyaşına, masumiyet karinesinin kaideye dönüştüğü topraklardaki gencecik bedenlerin yere yığılışına, baskıcı rejimlerin yıkılışına, milletlerin içsel çatışmalarına, evimize kurulmuş çerçevelerden, endişeli gözlerle tanıklık ediyoruz. “Neden?” diye sorduğumuzda “kalıcı barış için” yalanını yutuyoruz.
“One minute” restinden bu yana başımıza gelmeyen kalmadı. Yaşanan her olay veya oynanan her oyunun, ya odağında olduk, ya da hep “teğet” geçti, ama neticede bir noktada dokundu. Çünkü, “Biz İslamiyet’in Son Karakolu’yuz” diyebildik; akan Müslüman kanlarının hesabını sorabilecek bir devletiz imajını verdik ve yıllardır zihinimizde olan bu gerçeği dünyaya beyan ettik; “hedef biziz” dedik.
Plan basitti. Global köyün bu bıçkın delikanlısı yıllardır içsel siyasi hesaplarla ve vesayetlerle kontrol altında tutulabiliyordu. Ekonomik alanda yaşanan gelişmeler, halkın iradesinin vesayeti çürütmesi ve daha önce dış politikada izlenmiş fakat netice elde edilememiş hedeflerde başarılı olunması gibi fitne odaklarının başını ağrıtan ivmeler, lider sıkıntısı çeken dağınık Müslüman toplumlarının, parlayan yıldızı haline gelmemizi sağladı.
Türkiye’nin bölgedeki imajı, kanlı hesapların çarklarına çomak sokuyordu. Fitilini ateşledikleri “Arap Yangını”ndan, Türkiye de nasibini almalıydı, “de jure” veya “de fact” hükümet ayrımı yapmaksızın, bir “Türkiye düşmanlığı”, imajı bozmaya yeterli olabilirdi.
“Arap Baharı” diye isimlendirdikleri, duyanlarda “Brezilya Dizisi” izlenimi uyandıran, kardeşi kardeşe kıydırıp, petrole ekmeğini banıp kaçan leş kargalarının traji komik hikayesi…
Avrupa devletlerinin bundan yaklaşık yüzyıl önce işgal ettikleri Osmanlı topraklarına, yerleştirdikleri kuklalarını, “hadi bakalım bu diktatörlük serüveni burada biter” demelerinden ibaret değil mi her şey? Halkların, haklarından yoksun yaşam sürmelerine sebep olan, sapkın yönetim sistemini, o topraklarda besleyip ayakta tutan, “sözde barış elçileri” değil mi? Orada yaşananların hep bir demokrasi mücadelesi olduğunu zannetmemiz, yadırganmaması gereken bir sonuç olsa gerek. Çünkü baskıcı rejime karşı yapılan her eylem ve örgütlenme bize demokrasi mücadelesi olarak öğretildi. Gerçekle görünenin birbirini yansıtmadığı görüşüne dayanarak, yaşananların perde arkasında, devletlerin enerji ve pazar kaynağı arayışında oldukları şüphesiz bir gerçek.
Bu gerçeği Türkiye’nin bölgede hüküm sürme emelleri ile söz konusu ülkelerde iç karışıklar oluşturduğu demogojisi ile ilişkilendirmek de ayrı bir düzenbazlıktı. Yangının içine çekilmek istenen Türkiye, maalesef bu sancılı süreci iyi yönetemedi. Komşular ile dostluk seviyesine getirilen ilişkiler darbe aldı.
Bitti mi, bitmedi…
Hızını alamayan Sarkozy Fransa’sı, tarihsel gerçeklere dayanmayan 1915 olaylarını (sözde soykırımı), uluslarası mahkeme rolü üstlenerek, tanıdı ve parlamentosu aracılığıyla tarihi ayıba el kaldırdı.
Hedeflenen yine Türkiye’nin iyi yönde ivmelenmiş imajıydı.
Fransa, tarih sahnesinin hiçbir bölümünde, bir başka ülkenin ayıbını tanıyacak, o ayıbı yargılayacak, ve dünyaya “bakın biz sütten çıkmış akkaşığız” izlenimi verebilecek, fiiller sergilememiştir. Eziyetin, baskıcılığın, sömürücülüğün, işkencenin, ahlaksızlığın; tarih sözlüğündeki karşılığı, birkaç ülke ile beraber hep Fransa olmuştur.
Bir Fransız atasözü şöyle diyor; “Atabildiğin kadar çamur at, ne kadar temizlerse temizlesinler, kalan iz onlara yeter”.
Atalarının bu zihniyete sahip olduğu bir toplumdan ve o toplumun yöneticilerinden aksi bir davranışı beklemek de bir başka ahmaklık olurdu.
Yaşanan bunca olaya karşın, bu köhne zihniyetin sahibi devletlerin; barışın elçisi, adaletin kılıcı, mazluma uzanan elin sahibi, kalıcı barışın senaristleri olduğuna hala inanan varsa, işte gerçek “Fransız” onlardır.
Öyleyse tüm Fransızlar veya gerçeklere “Fransız kalanlar” şu ayetleri okusunlar.
“Lorsqu´on leur dit: “Ne commettez pas le désordre sur la terre”, ils répondent: “Certes, nous sommes des réformateurs!”.
Ce sont eux, n´est-ce pas, les fauteurs de désordre; mais ils sont inconscients.”
“Ne zaman onlara: “Yeryüzüne fesat saçmayın!” denilse “Biz sadece barışçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!” derler.
Gözünüzü açın, bunlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin şuurları yok, farkında değiller.”
(Bakara Suresi 11 ve 12. ayetler)
Daktilo dergisi








