Genç Kalemler
19.01.2011 - 22:06
Bekir Haşimoğlu
Bekir Haşimoğlu - bekirhasimoglu@gmail.com

Lazca ana dilim; “fikr-i kavmiyet”çi değilim

     Hiç kuşku yok ki, Türkiye çok hassas, tarihte hiç olmadığı kadar da risklerin ve fırsatların bir arada olduğu bir süreçten geçiyor. Süreç, yarım yamalak demokratik ama bürokratik-askerî yoğunluklu vesayete yatkın bir rejimden, temel hak ve hürriyetlere azami dikkat gösteren olgun demokratik yönetime geçişin derin sancılarının yaşandığını gösteriyor. Son zamanlarda yapılan tartışmalar, yaşanan olaylar ve süreci somutlaştıran, bazı isimlerle yargı sürecine giren illegal yapılanmalar ve darbe oluşumlarıdır.

    Yargı sürecinde olan konuları bir tarafa koyarsak, tartışmaların en başında yüzyıla yakın bir zamandır çok üzücü hadiselerin meydana geldiği Kürt sorunu vardır. Bu soruna yakın geçmişe kadarsadra şifa mahiyetinde bir çözüm bulamayışı bir yana, son zamanlarda “Demokratik Açılım”la adıyla yeni bir boyut kazanması, sorunun çözümüne katkı sağlamak yerine, “yangına körükle gitme” kabilindenolumsuz çabaların arttığı görülmektedir.

    Son zamanlarda yoğunluk kazanan bu olumsuz çabaların biri de BDP Başkanı’nın “Devletin yasal ve anayasal düzenlemelerini beklemeyeceğiz. Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde ve yaşamın tüm alanlarında iki dilli hayat olacaktır..." demesi olmuştur. Ardından TBMM Başkanı'ndan gelen anayasanın temel hükümlerini hatırlatan ve uyarı niteliğindeki açıklaması üzerine, BDP Başkanı “TBMM'nin iki dilli olması ya da TBMM'de Kürtçe konuşulması gibi bir talebimiz yok. Türkiye'yi bölecek, etnik çatışma yaratacak hiçbir projede BDP'nin, halkımızın imzası olamaz...” şeklinde bir açıklama yapması tansiyonu kısmen de olsa düşürmüş, ancak bilindiği gibi haklı olarak cevap niteliğinde karşıt açıklamalar devam etmiştir.

    Ak Parti  cenahından Ömer Çelik’ten de doğru ve haklı ancak “Son özerklik tartışmalarını, resmî iki dil’in iki dilli olması tartışmalarını, ben Türkiye'deki gerçek demokratikleşme sürecine, gerçek açık toplum arayışlarına suikast teşebbüsü olarak görüyorum." Şeklinde oldukça sert açıklaması basında yer almıştır. Sayın Çelik, açıklamasında konuyu izah eden bilgiler de sunmuş olsa, “bölünme kaygısı” taşıyanlar pek tatmin olmamışlardır. Kamuoyunda konu üzerinde tartışmalar sürerken Genelkurmay Başkanlığı tarafından da“Son günlerde 'dilimiz' üzerinde kamuoyunun gündeminde yer alan birtakım tartışmaların, Cumhuriyet'imizin temel kuruluş felsefesini kökten değiştirecek bir noktaya doğru hızla götürülmeye çalışıldığı endişeyle izlenmektedir." Açıklaması yapılmıştır.Nihayet Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 2011 yılı Bütçe görüşmeleri sonunda yaptığı açıklamalar “bölünmekaygısı” taşıyanların yüreğine deyim yerinde ise biraz da olsa su serpmiştir. Başbakan, konuşmasında anadilin,ortak ve resmi dilin Türkçe ile aynı önemdeolduğunu belirten ifadeler kullanmıştır. Ama ne yazık ki, bundan pek hoşnut olmayan BDP Başkanı oldukça gülünçve bir o kadar da saçma sayılabilecek bir açıklama ile Başbakanı “Allah’a şirk koşmak”la suçlamıştır. Rahatlıkla anlaşılabileceği gibi “fikr-i kavmiyet” taassubu, en kutsi hakikatleri gibi istismar etmekten çekinmediğini apaçık göstermiştir.

    “Fikr-i kavmiyet” üzerine kurgulanmış "iki dilli hayat"  üzerine oturtulmuş, Batı standartlarındaki demokrasilerde normal karşılanabilecek düşünce ve talepler, Türkiye’nin siyasi ve sosyal durumu dikkate alındığında sorumluluktan hayli uzak, “ırkçılık” kokan, “etki-tepki” gerçeğinden bakınca karşıt taassupları ajite eden bir işlevgörmüştür.Tabi ki, Türkiye’nin seçim sürecine girmiş olması, bu açıklamaların daha anlaşılır olmasını sağlamış, siyasi rant amacını taşıdığını da göstermiştir.

    Hadisenin politik tarafında bunlar olup biterken aslında üzerinde durulması gereken önemli bir sorunun varlığı görmezlikten gelinmektedir. Bunu bir soru ile netleştirelim: Neden insanlar tüm insanlığa ait, birleştiren, bütünleştiren, birlik ve beraberliğe vesile olacak konuları değil de, daha çok kendi seçim ve çabalarının sonucunda elde edilmeyen, seçim hakkı olmayan bazı yerel mahiyetteki özellikleri ön plana çıkarıp, bunun mücadelesini, hatta kavgasını yapmaktadırlar? Evet, anadili konuşabilmek doğuştan insana verilen bir haktır. Ama bu hakkı kullanmakiçin hayatta önemli olan her şeyi, birliği beraberliği görmezlikten gelmek hiç insani olmasa gerek. Geçmişte hatta zaman zaman bugün bile birçok temel hak ihlalleri olmuştur, olabilir.Ama bu hak ihlallerini önlemek için ortaya konacak çabaların bir meşruiyeti olmalıdır. Meşruiyet sınırlarını fazlasıyla aşan çabalar sonuç itibariyle faydadan çok zarar getirdiğini tarihi hadisler açık bir biçimde göstermektedir.

    Hiç şüphesiz yerel anlam ve öneme haiz özellikler toplumsal hayatımız için bir zenginliktir. Allah insanları pek çok bakımdan farklı yarattı. Tanışalım, kaynaşalım, anlaşalım diye elbette ki. Ama hiçbirimize doğuştan bir üstünlük vermedi. Ne dilimiz, ne ırkımız, ne de rengimiz gibi bize doğarken verilen özellikler, asla başkalarına karşı bir üstünlük aracı olarak verilmemiştir.

    Anadilim Lazca, Lazca bilen herkesle pek çok yerde Lazca konuşmak benim için oldukça güzel ve hoş bir şey. Ama hiçbir zaman Lazca bilmeyen insanların yanında, hem de oldukça yüksek sesle anadilimle konuşmak istemem. Zira, herkes taktir eder ki, bu tür davranışlar insanların pek çoğunu, bu dili anlamadıkları için, en hafif tabirle huzursuz eder. Hayatın en normal halindeyken böyle bir hoşnutsuzluk oluyorsa diğer tüm önemli yer ve durumlarda iki dil pek çok yanlış anlaşılma ve hoşnutsuzluklara yol açmayacak mı? İşte ısrarla “anadil” meselesini adeta her sorunu arka plana atarak bir dayatma yöntemi ile kamuoyunun önüne konması tam bir “fikr-i kavmiyet” anlamına gelmez mi?

    Bugünlerde ölüm yıldönümü münasebetiyle rahmetle andığımız İstiklal Marşı Şairi’miz Mehmet Akif Ersoy o veciz ifadesiyle “Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Hazreti Peygamber” der. Ben de hiç çekinmeden anadilimi gerektiği her yerde konuşuyorum. Şairin “anamızın ak sütü gibi” dediği Türkçe ile okuyor ve yazmaya çalışıyorum. Lazca anadilim; fkr-i kavmiyetçi değilim, diyerek her zaman rahmetle andığımız Said-i Nursi Bediüzzaman Hazretleri’nden bir alıntı yaparak yazıma son vermek istiyorum: “Muhtariyet fikri ırkçılığı hortlatır. Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti. Mecmuumuz (toplamımız) bir iyi insan oluruz. Kürtlerin saadeti ancak Müslüman Türklerle beraber olmakta yatıyor. Kürtlük davası pek manasız bir iddiadır. Çünkü (Kürtler) her şeyden evvel Müslümandırlar.(...)İslam uhuvvet-i İslamiyeye münafi (zıt) olan kavmiyet davasını men eder.”

    Selam ve dualarımla!..


YORUMLAR
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
Bu haber hakkındaki yorumunuz nedir?
1000 - karakter kaldı.
Adınız / Soyadınız
Resim Yok
Cumhurbaşkanımızın diyarbakırda yaptığı söyleniştede olduğu gibi Türkiyenin resmi dili Türkçedir Türkçe kalacaktır. Bekir Bey o kadar güzel kaleme almışki yazısını bu gündemi iyi takip ettiğinin yamsıması olsa gerek. Elinize sağlık...
Misafir 05 Ocak 2011 13:07 Çarşamba
   
Resim Yok
Bekir Abi yine döktürmüşsün. Malesef bir kısım insanlar bunları anlamamazlıktan geliyor. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Misafir 29 Aralık 2010 17:52 Çarşamba
   
Yorum Sayısı (2)
Moral KitapKadınca KararıncaEtkileşim YayınlarıMoral DünyasıMoral FMMoral ProduksiyonNesil TakvimNesil CateringNesil YayınlarıSöz Basım YayınÜnlü Yayınları