Milli Eğitim mi, ''Beyin Yıkama'' Sistemi mi?
“Ben bu yolun ne kadarını kendi rızamla ve kendim istediğim tarzda geldim?” Bugünlerde okuduğum bir kitap ben de bu tarzdan yeni sorgulamaların oluşmasına yol açtı. Kendi fikrini özgür sanan ben gibi birisinde bile ne denli menhus beyin prangalarının olabileceğini (sahibi için ne kadar sarsıcı olsa da) ortaya çıkardı. Ne bir kişisel gelişim kitabıydı bu, ne de bir roman... Bu kitap, hayalcilikten öte, tam bir sistem sorgulamasıydı.
Serdar Kaya’ya ait olan Endoktrinasyon ve Türkiye’de Toplum Mühendisliği isimli kitaptan bahsediyorum sizlere. Bu kitap, isminden de anlaşılacağı üzere “biliyorum sandıklarını yeni baştan sorgula” esası üzerine şekilleniyor. Giriş bölümünden itibaren yaşadığınız süreç bu... Yazarın, ilk bölümden son bölüme kadar ulaşmak ve sizi ulaştırmak istediği şey; aslında Matrix filmindekine benzer bir bilinç etütü... Bir şuur düzeyi. Düşünmenin ötesinde, bir özgür düşünebilme sınavı.
“Ne kadar kendi seçimlerinizle hareket ediyorsunuz, ya da bu seçimlerin ne kadarında kendi bilincinizi kapatıp sadece kalabalığa uyuyorsunuz?” “Hürriyetinizin sembolü olan devlet sistemi içinde ‘fert olarak’ ne kadar özgürsünüz?” “Eğitim sistemi bizleri eğitirken aslında neyi amaçlıyor?” “Ulus-devlet sistemlerinin tek tipleştirmeci yaklaşımları neleri alıp götürüyor ve ne gibi tehlikeler içeriyor?”
Bu gibi soruların birbiri arkasında sıralandığı bu kitap; delilsiz, iknasız komplo teorileri üretmiyor. Hatta şöyle ifade edeyim; fazlasıyla gerçekçi anlatımı, kitabın kimi bölümlerinde sizi “Acaba bu zamana kadar bir koyun gibi mi yaşadım?” sorusunu sormaya itebilir. Nitekim, bu satırların yazarını da büyük bir başarıyla itmiştir.
Daha ilk bölümlerinde Stanley Milgram’ın, Philip G. Zimbardo’nun, Solomon E. Asch’ın deneyleri esnasında okudunuz soğuk duş etkili örneklemeler, insanın fıtratında var olan “Yanlış da bile olsa kalabalığı takip et” ilkesinin ne denli hayatımızda tesirli olduğunu ortaya koyuyor. Daha bu deneyleri okurken içinde bulunduğunuz şartları ve toplumu sorgulamaya; hangi noktalarda deneklerle aynı pozisyona düştüğünüzü tespit etmeye çalışıyorsunuz.
Fakat kitabın esas konusunu teşkil eden, Türkiye özelinde sorgulamaları daha ileriki bölümlerde okuyacak, göreceksiniz. Önyargılardan ve tabulardan kurgulu eğitim sistemimizin, hangi noktalarda despotik tavırlar sergilediğini ve bu tavırlar eleştirildiğinde nasıl bir korumacı üslup içerisine girebileceğini, öğretmenler üzerinde yapılan bir araştırma sayesinde tüm çıplaklığıyla hissedeceksiniz.
Yazarımız bunlarla da yetinmeyerek yolculuğuna bir boyut daha katıyor ve yakın tarih sorgulaması içinde, bize “Hayallerin Cumhuriyeti” tarzında sunulan sistemin, aslında ne gibi sakıncalar barındırabilir bir pozisyonda olduğunu ve bu sistemin dünyada benzerlik gösterdiği diğer sistemlerin, yine bizler tarafından, nasıl algılandığı inceliyor. Bu bölümlerde de sorgulanan şey, öz itibariyle, önceki bölümlerden pek farklı değil aslında. “Bize kabul ettirilen öğretiler eşliğinde ne kadar önyargısız veya tarafsız düşünebiliyoruz? Doğruları ne kadar tarafsız savunabiliyoruz?”
Evet, soru bu. Soru sadece bir tane... Fakat kitabın içinde öyle farklı siluetler, öyle farklı giysiler ve uygulamalar içerisinde görüyorsunuz ki, aynı soruyu; kendinizi koyun gibi hissetmemek imkânsız bir hale geliyor. Her sayfasında o sorudan kaçmaya çalışıyor, ama yapamıyorsunuz.
İçinde yaşadığımız sistemin sorgulanamazlığı, mor kalemle yazmaya çalışan bir öğrenciye öğretmenin gösterdiği haksız tepki üzerinden tüm Türkiye’ye yayılıyor. Doğrular, ya da doğru olduğuna kayıtsız şartsız inanılanlar; ilk kez masaya yatırıldıklarından itibaren her şey birbirine giriyor. Gerekçesiz itaat, yani taklit kültürü, eğitim sistemimizden başlayarak her uvzumuzu, her kurumumuzu ve hatta en taze beyinleri bile sarıyor. İnsanlar sistemin gerektirdiği disiplin dışında soru dahi soramıyorlar. Sormamayı, sorgulamamayı, izlenmeyi öğreniyorlar.
Yazar, yine bu problemi, her okul düzeyinde verilen eğitimin ve öğretilen bilgilerin öğrenciler tarafından eleştirilmezliği ile eleştiriyor. Bir öğrenci, kendisi inanmasa bile, öğretmeninin öğrettiği bilgileri onun istediği şekilde yazmadığı müddetçe sınavlardan geçemiyor veyahut sistemin içinde ilerleyemiyor. Bu da bir yönüyle özgür düşünceye balta vuruyor. Okullar, zihinlere atılmış prangalara dönüşüyorlar.
Bu kitabın meziyetleri anlatarak tükenmez. İyisi mi, siz, bu kitaptan bir tane edinin. Ve yazarının görüşlerini de www.derinsular.com’dan takip edin. Ben, bir arkadaşım vasıtasıyla tanıştığım (fakat iyi ki tanıştığım) bu kalemi artık takip etmek istiyorum. Öyle ya, şu Türkiye’de sistemin dışında fikir üretebilen kaç aydın kaldı ki? Olanları da kaçırmamak, izini kaybetmemek gerek. Serdar Kaya da bu isimlerden birisi...