Moral Haber Yazarları
03.02.2012 - 10:46
Gülay Atasoy
Gülay Atasoy -

Risale-i Nur'un dili neden ağır?

Telefondaki hanım  ısrarla soruyordu:

“Ben Risale-i Nur’u çok seviyorum. Okuduğum zaman anlayamadığımdan mutlaka anlayan birinin açıklamasını istiyorum. Keşke bu eserler herkesin anlayacağı dille yazılmış olsaydı; o zaman herkes anlardı. Anlamak için çalışmak gerekiyor. Neden Bediüzzaman Arapça, Osmanlıca ve Farsça kelimeler kullanmış?”

Bunun bazı sebepleri vardır. Evvelâ, Risale-i Nur, Harf İnkılâbının yapıldığı, ezanın Türkçe okunduğu, Kur’ân’ın yasaklandığı ve Türkçeleştirilmek istendiği bir zamanda yazılmıştır. Özellikle asırlardan beri oluşan bir kültür ve inancı temsil eden dilimizin yozlaştırıldığı bir devirde kaleme alınmıştır.

İşte, Risale-i Nur, bir yandan îmanımızı kuvvetlendirirken, diğer yandan inanç ve kültürümüzün önemli bir taşıyıcısı olan dilimizi de koruma görevini yerine getirmiştir.

Ayrıca, her ilim dalının kendine ait bir terminolojisi vardır. O ilmi ancak onun terminolojisiyle anlatabilirsiniz. Îman ilminin de elbette bir terminolojisi olacaktır. O derin anlamları sığ kelimelerle aktaramazsınız. Örneğin, bir kazan suyu bir bardağa sığıştıramadığınız gibi...

Zâten Risale-i Nur’un yazılışında İlâhî bir sevk vardır. Bediüzzaman’ın talebelerinden Bayram Yüksel’in hâtırası bu konuya bir nebze açıklık getirmektedir:

“Üstadımız bâzan diyordu: ‘Elhamdülillah, ben bugün bu kadar okudum, çok istifade ettim; bugün îmanım çok inkişaf etti.’ Hayretler içinde bize gösterirdi. ‘Fesübhanallah, bu eseri hiç görmemiş gibi istifade ettim. Nasıl mübârek günlerde câmilerde tecdid-i îman ederler; biz de Risale-i Nur’u okumakla tecdid-i îman ediyoruz’ derdi. ‘Kardaşlarım, bakın ben bu kadar yer okudum, hiç yanlış bulamadım. Risale-i Nur’un telifinde inayet-i İlâhiye ve hıfz-ı Rabbânî bize yardım ettiler. Bizim bu ne hünerimiz, ne de kabiliyetimiz... Bu tamamen Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ve kereminden, biz âcizlere bir lûtf-u ihsanıdır’ derdi. ‘Kardaşlarım, nasıl geldi ise öyle yazıyorum. Hiç değiştirmeye cesaret edemiyorum. Hiç fikrimi de karıştırmıyorum’ derdi.” (Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursî’yi Anlatıyor, c. 3, s. 73)

Doğu ve Batı kaynaklarını okuyan, ülkemizin büyük mütefekkirlerinden Cemil Meriç’e “Risale-i Nur’un dilini ve üslûbunu nasıl buluyorsunuz?” diye sormuşlar. Meriç şu cevabı vermiş:

“Her eser kendi dilinde doğar. Risale-i Nur’un dili Kur’ânî ve İslâmî kelimeler, tercüme edilemez. Risale-i Nur îmanın dilidir; îman tercüme edilemez. Îman, hendese değil ki tercüme edilsin.

“Risale-i Nur’u tercüme etmek mümkün değildir. Risale-i Nur’u anlamaya çalışmak ancak bize nasîb olabilecek en büyük mükâfattır. Risale-i Nur’un kelimeleri üzerinde oynamak kimsenin hakkı değildir, haddi değildir.”

Bediüzzaman, bir Nur talebesine bâzan okuyuvermek lûtfunu bahş ederken, “Risale-i Nur, îmanî meseleleri lüzumu derecesinde izah etmiş. Risale-i Nur’un hocası, Risale-i Nur’dur. Risale-i Nur, başkalarından ders almaya ihtiyaç bırakmıyor” demiştir.

Risale-i Nur’u anlama konusunda Üstad bir talebesine de şöyle bir ders verir:

“Bir risale en aşağı insandaki bin tecessüsün [sorunun] karşılığı olarak yazılmıştır. Bir âmîden [cahilden] tâ bir filozofa kadar herkese hitab eder. Temsillerdeki hakikatleri anladığınız kadar size kâfidir. Bir bahçeye girenin, o bahçedeki elma ağacından boyunun yetiştiği, dallarından elinin yetiştiği elmaları yemesi kâfidir. Yüksekteki elmalar ise boyu uzun olanlarındır. Anlayamadık diye üzülmeyin. Ben bile Risale-i Nur’a muhtacım. Tekrar tekrar okudukça dersimi alıyorum.” (Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursî’yi Anlatıyor, c. 4, s. 152)

Demek ki Risale-i Nur’u anlamıyoruz diye bırakmamalıyız; tekrar tekrar okumalıyız. Çünkü bu sıradan bir edebiyat kitabı değil, Kur’ân-ı Kerîm’in îmanî âyetlerinin tefsiridir. Bir fizik, kimya veya matematik dersini bile bir okumayla anlayabiliyor muyuz?

Kaldı ki, bütün ilimlerin şahı ve padişahı îman ilmini ve bütün ilimleri içinde saklayan Kur’ân-ı Kerîm’in tefsirini hemen bir okumayla anlamak mümkün değil.

Bediüzzaman, “Risale-i Nur, sâir ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı; çünkü ondaki îman-ı tahkikî ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin gıda ve nurlarıdır” demektedir.

“O dersler, ulûm-u îmaniyeden olduğu için, bir insan yalnız kendi nefsine dinlettirse yeter. Bahusus, siz dâima bir iki hakikî kardeşi de bulursunuz. Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenâb-ı Hakk’ın zîşuur çok mahlûkatı vardır ki, hakaik-i îmaniyenin istimaından çok zevk alırlar.”

Evet, Risale-i Nur, Allah’ı hatırlatan hâlis bir zikir olduğundan melekler, onun ders yapıldığı yere inerler.

Üstad, Isparta’da Arabî Mesnevî-i Nuriye’den Tahiri, Zübeyir, Ceylan, Sungur ve Bayram Ağabeylere ders yaparken talebeler çok yoruldukları bir sırada, “Evlâtlarım! Bu ders yalnız bizi değil, bütün kâinatı alâkadar eden bir derstir. Bu dersi mele-i âlânın sâkinleri de dinliyorlar. Bu ders çok mühimdir” demiştir.

Bizler gerektiğinde dünyaya ait bir makamı elde etmek için yabancı bir dili öğrenmek uğruna gecemizi gündüzümüze katıyoruz. Şu hâlde ebedî hayatımızın kazanılmasına vesile olan îman ilmini bize ders veren Risale-i Nur’u orijinal hâliyle anlamak için de bir parça gayret sarf etsek çok mudur?


YORUMLAR
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
Bu haber hakkındaki yorumunuz nedir?
1000 - karakter kaldı.
Adınız / Soyadınız
Resim Yok
es selam kardeşler bu mevzuda diyecek şey çoktur lakin kardeşi kardeşe kırdırmak babından hareket edenler en güzel cevap kardeşliktir ÜSTADIMDA ÖYLE DEMİYORMU BİZLER KARDEŞLİĞİMİZİ SIKI TUTUP BİRBRİMİZDEN AYRILMAMALIYZ ALLAH HİZMETİ KAFİREDE YAPTIRI MÜNAFIĞADA ONLAR KENDİ DERTLERİNE YANSINLAR NUR TALEBELERİ BİRLİKTEN ASLA AYRILMAYIN İNŞAALLAH ES SELAM
Misafir 25 Şubat 2012 23:46 Cumartesi
   
Resim Yok
Risale-i Nur ilimdir. Kur'an'dan gelen iman ilmidir. dini meseleleri hep hikayeler ve menkıbeler şeklinde okumaya dinlemeye alışılmış, bu sebeple de zihinler tembelleşmiş olduğundan, risale i nurun ilmi meselelerine kafa yoramıyorlar. hikaye gibi okuyup kafa yormadan neticeye ulaşmak istiyorlar. o zaman da anlayamıyorlar. anlamamalarını uslubuna ve diline bağlıyorlar. üstad herzaman gazete gibi okumayın boşuna demiyor. "Hem meselâ, sırr-ı kader ve cüz-i ihtiyarînin hâlli için, koca Sa'd-ı Taftazanî gibi bir allâme, kırk elli sayfada, meşhur Mukaddemât-ı İsnâ Aşer namıyla telvih nam kitabında ancak hâllettiği ve ancak havassa bildirdiği aynı mesâili, kadere dair olan Yirmi Altıncı Sözde, İkinci Mebhasın iki sayfasında tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyanı, eser-i inâyet olmazsa nedir?" hem yine " Çünkü, İbn-i Sinâ gibi bir dâhî-i hikmet, demiş; "İmân ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez" diye hükmetmiştir. Hem, bütün ulemâ-i İslâm, "Haşir, bir mesele-i nakliyedir, delili nakildir; akıl ile ona gidilmez" diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin ve mânen pek yüksek bir yol, birdenbire bir cadde-i umumiye-i akliye hükmüne geçemez. Kur'ân-ı Hakîmin feyziyle ve Hâlık-ı Rahîmin rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda, o derin ve yüksek yolu şu derece ihsan ettiğinden, bin şükür etmeliyiz. Çünkü, imânımızın kurtulmasına kâfi gelir. Fehmettiğimiz miktarına memnun olup, tekrar mütâlâa ile izdiyâdına çalışmalıyız." belirtildiği gibi risale i nurun anlattığı meseleleri şimdiye kadar büyük allemeler bile tam kavrayamamış. dolayısıyla hikaye gibi okuyan herkesin birden anlaması beklenemez. öncelikle; sahabe, tabiin ve tebetabiin den sonra kur'an ın caddeyi kübrası perdelenmiş. islamiyet o asırdan sonra tarikatlarla keşf ve keramet suretinde asrımıza kadar gelmiş. risale i nur sahabeye mahsus çığırı yeniden canlandırmış. asrımız müslümanlarının alışık olumadığı bir tarzla islamı anlatmaktadır. önce o tarza alışmak sonrada dikkat.
Misafir 06 Şubat 2012 15:49 Pazartesi
   
Resim Yok
M.Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bazı talebelere Risale-i Nur'u anlamak üzere ve sadeleştirme hakkında sohbetinde, talebelerin kaydettiği bazı beyan ve ifadeleri:

Arapça'da 62.000 kelimenin Türkçe karşılığı yoktur. Siz isteseniz de tam tercüme yapamazsınız. Mesela Rububiyet, Uluhiyet..., gibi. Bu kelimelerin karşılğı yoktur. Arapça'dan tercüme kesinlikle orjinal olmaz ve mana bozulur. En az verim de maalesef Türkçe tercümede olmaktadır. Risaleleri anlamak için sadece dilde ısrar etmemelidir. Biraz sabır, azıcık gayret ve dikkat inşallah hedefe ulaştırır.

Kitap sadeleştirme speküle bir meseledir, mevzudur. Tercüme edilen eserler bir bakıma incil akibeti gibidir. Her sadeleştirmede bir çok tavizler verilir. Ve açılan kapı kapanamaz. Risalelerin en ağır yerleri ya Medrese-i Yusufiye'de ya da 10-12 hastalığın insanın üzerinde abandığı dönemlerde katip usulü yazılmıştır. (Katip usulü demekle; Hocaefendi Nurların tamamen ihtiyarı haricinde mahza İlham-ı İlahî olduğunu beyan etmektedir.) Yazılışında dahi bir hikmet vardır. İslam'a doymuş ve dolmuş insanlar olmak için bu kitapları mukayeseli olarak en az 5 (beş) defa okumak gereklidir. Bir ara 3 (üç) defa okunsa da olur demiştim ki Üstadım beni rüyada iken ikaz etti tekrar bu sayıyı beşe çıkardım. Kitapları iyi bilen ağabeyleri ve kardeşleri bulmaya çalışın ve mütalaa edin. Risale-i Nurlar çok kıskançtır ve kendine aşık olmayana yüzündeki peçeyi sıyırmaz. Müellifi Muhteremin neşredilmemiş kitaplarından tutun da; Lenin'e, Freud'a, Marks'a kadar hepsini okudum. Dedim ki; onların yollarını taktiklerini de öğreneyim. Ama şimdi diyorum ki; bu kitapları (Risale-i Nurları ) en az beş defa okuyun, başka bir şey istemez!... Risaleleri şu zamanda iyice anlamadan başka şeylere tevessül ederseniz; bir yerde mutlaka mantık hatası yaparsınız. Eğer siz İstanbul'da üçlerin, Urfa'da ikilerin elle sayıldığı bir dönemi idrak etseydiniz, şimdiki şu halde şükreder ve vefa ne demek o zaman anlardınız. Risaleler okyanus gibidir... Bazı yerleri sahil kıyısı gibidir. Bazı yerleri 25-30 metre gibidir, -ihtisas ister. Bazı yerler vardır ki bir kaç yüz metredir ve kalp ve ruhun derece-i hayatına çıkmayan orada yüzemez. Bazı yerler bir kaç bin metre derinlikteki yerlere benzerler. Kalbi nefsine, cesedi midesine galebe edemeyenler oralarda yüzemezler. En büyük transatlantikler dahi Guamm çukurundaki merkezkaç kuvveti riskini göze almazlar. Bazı yerler Allah'ın kainata va'zettiği mizana ayna olarak Everest tepesinin zıddı. Guamm çukuru gibi derindir ki (11.000m.) orada yüzmek için Vekil-i Müceddit-i Elf-i Salis-i Aşr olmak; öyle bir dalgıç olmak lazımdır.
Misafir 04 Şubat 2012 12:09 Cumartesi
   
Resim Yok
Tebrik ediyorum sizi, gülay hanım ben şahsen bu konuya daha katı yaklaşanlardanım yapılanlarda kasıt zannı buna sebep oluyor ve tepki verilmeli ki birileri meydanı boş bilip at koşmasın... siz yine de iyimsersiniz kibar bir dil kullanmışsınız gerçekten üstadı görmüş talebeler işin ciddiyetini biliyorlar ve ayaktalar... Saygılarımla
Misafir 04 Şubat 2012 12:01 Cumartesi
   
Resim Yok
Nihayet sağ duyulu kin ve nefret kokmayan, tam bir nur talebesine yakışan bir yazı. Müsbet hareket olarak olaylara bu uslupla yaklaşılmalı. Hata yapan varsa , ithamla değil güzel ikazlarla düzeltilmeli. Tıpkı sayın yazarın yaptığı gibi
Misafir 03 Şubat 2012 16:08 Cuma
   
Yorum Sayısı (5)
Moral KitapKadınca KararıncaEtkileşim YayınlarıMoral DünyasıMoral FMMoral ProduksiyonNesil TakvimNesil CateringNesil YayınlarıSöz Basım YayınÜnlü Yayınları