Hayır! 5 Haziran 2008 tarihli Anayasa Mahkemesinin eğitim özgürlüğüne ilişkin verdiği karar bir hukuk darbesi olamaz. Bu şekilde isimlendirilmemeli. Evrensel bir değer olan “hukuk” darbe gibi en fazla hukukun karşı çıkacağı bir tabirle bir arada kullanılmamalı, kullanılmasına da izin verilmemelidir. Bir hukukçu olarak bu tabire şiddetle kaşı çıkıyorum, kabul etmiyorum, aksi halde hukukçuluğumdan utanmam gerekiyor.
Anayasa Mahkemesi, önündeki yazılı anayasa metninde belirtilenin aksine kendi yetkisini aşarak ve anayasaya aykırı davranarak bir darbe yapmıştır. Ancak bu bir hukuk darbesi değildir, olsa olsa yargıçlar darbesidir.
İşin esasında şu hususun göz ardı edilmemesi gerekiyor ki, Türkiye’de kurulduğu günden bu yana hiçbir zaman “hukuk” var olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti İstiklal Mahkemeleri, Yassıadalar geleneğiyle 5 Haziranlara geldi. Bu geleneğin hiçbir yerinde “hukuk” olmadı.
600 yıllık bir devleti yıkan İttihat ve Terakki zihniyetinin uzantılarından "hak" ve "hukuk"a uyacaklarını sanarak safdillik edenlerin hatasıdır 5 haziran kararı.
Kazananı olmayan, kaybedeni ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti olan bir sonuç doğdu 5 Haziran kararıyla.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direklerinden biri olan konulara hoşgörü ve ılımlı yaklaşım prensibi 5 Haziran kararıyla yıkılmıştır. Eğer özgürlük muhalifi birçok kesimin arzuladığı gibi gerekçede beyan olunan bir yasak oluşturulsaydı, yani düzenleme anayasaya uygun bulunmakla beraber karar gerekçesinde geçmiş kararlarına atfen yasağın devam ettiği ifade edilseydi, bu bile anayasanın 153. maddesine aykırı olacaktı ama şu anki pozisyondan çok daha iyimser olabilirdi.
Esasen konu ne kişi hak ve özgürlüğü, ne eğitim özgürlüğü ne de başörtüsüdür! Türkiye’de asıl konu artık Anayasa Mahkemesinin meşruiyetidir.1 yıl içerisinde üç ayrı konuda verdiği çok ciddi hukuk dışı kararlarıyla yüksek mahkeme kendisini tartışılır konuma sokmuştur. Önce 367 kararı, ardından vatana ihanet suçundan başka hiçbir gerekçeyle yargılanması mümkün olmayan cumhurbaşkanının yargılanması konusunda ve en son anayasal yetkisini genişleterek milletin iradesini millete rağmen ve kararın başına yazdıkları şekli ile Türk Milleti Adına kaydıyla, yapılan anayasa değişikliğini iptal ederek ciddi bir hukuksuzluk örneği gösteren Anayasa Mahkemesi meşruiyetini kaybetmiştir. Bu noktada yapılması gereken mahkeme üyelerini oraya atayan makamın aynı yöntemle üyeliklerini geri alması ve Anayasa Mahkemesinin hak, yetki ve işleyişine ilişkin yasal düzenlemeler yapılana dek mahkemenin askıya alınmasıdır.
Ayrıca şunu belirtmek gerekir ki Ak Parti’nin kapatılmasına ilişkin dava mevcut hali ile Anayasa Mahkemesi önünde görüşülürse partinin kapatılması kesindir. Çünkü 5 Haziran kararı ile partinin kapatılması talebine konu olan delil kesinleşmiştir. Hatırlayacak olursak Ak Parti’nin kapatılması gerektiğini iddia eden Başsavcı buna delil olarak iptal edilen anayasa düzenlemesini gösteriyordu. Dünkü kararı ile mahkeme bu iddiayı doğrulamış oldu ve kesin delil niteliğini kazandırdı.
Netice itibariyle konu Ak Parti veya başörtüsü meselesi olmaktan daha ötedir. Bunu herkesin görmesi gerekiyor. Artık konu demokrasi yandaşı veya karşıtı olmak diye özetlenebilir. Bu aşamada demokrasi yandaşları her şeyi göze alarak demokrasi neyi gerektiriyorsa o adımı atmakla yükümlüdürler. Türkiye bir hukuk devleti olmak zorundadır. Fakat en azından şimdilik hiç olmazsa kanun devleti olabilmeyi becerebilmemiz gerekiyor. Çünkü şu anda kanun devleti bile değiliz ne yazık ki.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, onun seçtiği Cumhurbaşkanına ve hükümete çok iş düşüyor. Demokrasiden yanaysalar… 07/06/2008